<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-4849690770729529960</id><updated>2012-02-13T23:59:59.824+02:00</updated><category term='macun'/><category term='geçmiş olsun'/><category term='çörek'/><category term='balık'/><category term='Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak'/><category term='minder'/><category term='Rengarenk Kırmızı'/><category term='süpangle'/><category term='tirbüşon'/><category term='arayış'/><category term='winston light'/><category term='şarkıcılık'/><category term='düşlemek'/><category term='fil'/><category term='sepet'/><category term='ayna'/><category term='hamilelik'/><category term='fesüpanallah'/><category term='dante gibi'/><category term='kova'/><category term='tırnak'/><category term='Dilek Girgin'/><category term='güven'/><category term='alkol'/><category term='cüce'/><category term='şemsiye'/><category term='Kırmızı'/><category term='Seda Kaya Güler'/><category term='televizyon'/><category term='jaguar'/><category term='aşk'/><category term='kadın'/><category term='baby shower'/><category term='hayal'/><category term='roka'/><category term='yalnızlık'/><category term='kaleci'/><category term='mucize'/><category term='35'/><category term='bebek kısmetiyle doğar'/><category term='Ahmet Uluçay'/><category term='prens'/><category term='Leyla'/><category term='rakı'/><category term='iskelet'/><category term='turist'/><category term='stadyum'/><category term='sergi'/><category term='aplikatör'/><category term='kurbağa'/><category term='patlak prezervatif'/><category term='güzel kadınlar'/><category term='nevresim'/><category term='simit'/><category term='kereviz'/><category term='seyahat'/><title type='text'>Gah çıkarım gökyüzüne...</title><subtitle type='html'>Gah çıkarım gökyüzüne hükmeder kaftan kafa&lt;br&gt;
Gah inerim yeryüzüne yar severim kime ne...</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://the-benedicta.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://the-benedicta.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Benedicta</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07984946873357215178</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://4.bp.blogspot.com/-Sxq8v58q1pI/TgfM5dYlB6I/AAAAAAAAAD8/zg97lKgkoQU/s220/me.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>16</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4849690770729529960.post-435990103329112417</id><published>2011-11-04T11:06:00.005+02:00</published><updated>2011-11-04T11:31:12.867+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kırmızı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Seda Kaya Güler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Rengarenk Kırmızı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dilek Girgin'/><title type='text'>KIRMIZI AYIP İÇİN YANIT</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-gzxCUBI1DtE/TrOwx5sqRlI/AAAAAAAAAIY/xjAftshinrY/s1600/logo.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 58px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-gzxCUBI1DtE/TrOwx5sqRlI/AAAAAAAAAIY/xjAftshinrY/s200/logo.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5671070727137805906" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Aşağıdaki mail, "Kırmızı" isimli bağımsız kadın dergisinin genel yayın yönetmeni Dilek Girgin'e, tarafımdan yazılmıştır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayın Dilek Girgin,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derginiz Kırmızı’nın Kasım 2011 tarihli 9. Sayısının 11-13. sayfalarında yer alan ve “KADIN KADININ KURDU DEĞİL DOSTUDUR” başlığıyla yayınladığınız yazının sözde sahibiyim. Sözde diyorum, zira bünyesinde tarafımdan yazılmış cümleleri barındırsa da, yeni baştan kurguladığınız bu çirkin biçimiyle son derece itici hale gelen yazının tarafıma atfedilmesini şahsım adına ağır hakaret sayıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz Ekim ayı içinde, kişisel bloğumda yayınlamış olduğum http://the-benedicta.blogspot.com/2011/09/leylanin-teyzeleri.html adresli yazıma derginizde yer vermek istediğinizi söylediğinizde, temsilcinize bazı ricalarıma uyulduğu takdirde bunda sakınca görmediğimi ve arzu ettiğim şartları açıkça belirtmiştim. Bunlar sırasıyla;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Metinde rızam olmadan herhangi bir değişiklik yapılmaması,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Eğer bir kurgu değişikliği gerekiyorsa bunun ortak kararlar doğrultusunda ama yine tarafımdan yapılmasına izin verilmesi,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Basım tarihinden önce metnin yayınlanacağı biçimin tarafımdan mutlaka onaylanması idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu isteklerimin hiçbirine uyulmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazırlık aşamasında temsilciniz bana yazımın, üzerinde herhangi bir değişiklik yapılmadan, bloğumda yayınlanmış haliyle kesintisiz ve editsiz yayınlanacağını, bu sebeple üzerinde herhangi bir kurgu çalışması yapılmasına gerek olmadığını, birden fazla kez dile getirdi. Ardından basım öncesi yayınlanacak dizinin son halini görme talebime de teknik tatsızlıklar nedeniyle karşılık veremediğinizi, ama endişelenmemi gerektirecek bir durumun mevcut olmadığını çünkü orijinal metnin noktası virgülüne aynı kalacağını belirtti. Oysa 1 Kasım 2011 akşamı derginizi elime aldığımda karşılaştığım tablo bunun tam tersiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orijinal adı LEYLA’NIN TEYZELERİ olan ve bizzat yazıp, basımına izin verdiğim metnin ana teması, kadın dostluğu ve dayanışmadır. Bir kurgu faciası olarak yayınladığınız bu küçük düşürücü yazının ana teması ise erkek arkadaşı tarafından hamileyken terk edilen bir kadının ajite edici mağduriyet öyküsüydü. Üstelik şahsım ağzından kullandığınız ve ana başlık altındaki spotta yer verdiğiniz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Baba adayı sevgilim, ben dört aylık hamileyken, almış olduğu paraları bile geri ödemeden, hayatımızdan tamamen çıkıp gitti…” sözleriyle başlayan çirkin cümle, tarafımdan bile yazılmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sinema TV eğitimi almış, medya sektörünün tüm hilelerine aşina biri olarak, herhangi bir veriyi kurgu yardımıyla istenilen yönde manipüle etmenin mümkün olduğunu sizler kadar ben de biliyorum. Yazdığım metnin derginizce basılmadan önce tarafımdan kontrol edilmesi benim için bu yüzden önemliydi. Zira özel hayatımı ilgilendiren ve şahsım adına son derece hassas veriler içeren bir metinde denetim hakkına sahip olma talebim, derginizin yansıttığı vizyon ve misyon gereği saygı duyulması gereken bir durumdu. Başında Sayın Seda Kaya GÜLER gibi son derece saygın bir ismin yer aldığı, ne kadın, ne de insan haklarına saygısızlık yapacağından kuşku bile duymadığım bir yayın organından, daha 3. sayfada yer alan içerik bilgilerinde söz konusu metini temsilen “Hamileyken terk edildi” ifadesinin kullanılmasını asla beklemezdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derginizde yeni baştan kurgulanarak tanınmaz hale getirdiğiniz LEYLANIN TEYZELERİ adlı metin, hamileyken terk edilen bir kadını anlatmıyor, Sayın Girgin. Leyla’nın Teyzelerini anlatıyor. Leyla’nın annesinin hamileyken terk edilmesi, bu hikâyenin giriş bölümünde yer alan ve toplam metnin beşte birini dahi kapsamayan bir veri sadece. Bu verinin bahsinin geçmesi, hikâyenin hangi mevcut şartlarda gerçekleştiğini aktarma hedefinden başka bir amaç da gütmüyor. Orijinal metni sağduyuyla okumayı başarırsanız, söz konusu aktarımda ajitasyondan nasıl özellikle kaçındığımı da takdir edebilecek birikimde olduğunuzu düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşadığımız ülkenin sosyal şartlarında kadınların düştüğü müşkül durumlar son derece ağırken, mağdur yakıştırmasıyla beni öne sürmeniz şahsım adına en fazla, gerçek anlamda mağduriyet yaşayan kadınlardan utanmama yol açabilir. Oysa beni bir kenara bıraktığınızda, temsil ettiğiniz izlenimini yarattığınız medeniyet ilkeleriyle tamamen aykırı bir tablo oluşturan bu ucuz medyatik hileleri kendinize nasıl yakıştırabildiğiniz kanımca asıl meseledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak, sergilediğiniz bu ayıbı telafi edebilmek adına, teksibe mahsuben, yazdığım bu maili “yeniden kurgulamadan ve değiştirmeden, harfi harife” bir sonraki sayınızda yayınlamanızı rica ediyor, aksi takdirde yasal haklarımı korumak adına hukuki yollara başvurmak zorunda kalmamayı temenni ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saygılarımla,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seda Tezoler&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4849690770729529960-435990103329112417?l=the-benedicta.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://the-benedicta.blogspot.com/feeds/435990103329112417/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4849690770729529960&amp;postID=435990103329112417&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/435990103329112417'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/435990103329112417'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://the-benedicta.blogspot.com/2011/11/kirmizi-ayip-icin-yanit.html' title='KIRMIZI AYIP İÇİN YANIT'/><author><name>Benedicta</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07984946873357215178</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://4.bp.blogspot.com/-Sxq8v58q1pI/TgfM5dYlB6I/AAAAAAAAAD8/zg97lKgkoQU/s220/me.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-gzxCUBI1DtE/TrOwx5sqRlI/AAAAAAAAAIY/xjAftshinrY/s72-c/logo.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4849690770729529960.post-8939297461745992761</id><published>2011-09-28T07:24:00.016+03:00</published><updated>2011-10-05T19:39:59.986+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='baby shower'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='güzel kadınlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Leyla'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bebek kısmetiyle doğar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hamilelik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mucize'/><title type='text'>LEYLA'NIN TEYZELERİ</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" style="font-family: verdana;" href="http://4.bp.blogspot.com/-pdSpLVRYSdk/ToKhwUzCyjI/AAAAAAAAAG4/nYcIX1IQOd0/s1600/IMG_3474.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 134px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-pdSpLVRYSdk/ToKhwUzCyjI/AAAAAAAAAG4/nYcIX1IQOd0/s200/IMG_3474.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5657261933519358514" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;“Saçlarımı da düzgün ayıramamışım bak apar topar çıkarken.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Alev güldü ve birinci katın düğmesine basıp,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;“Hiç önemli değil” dedi sadece.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;İçimden ‘benimki de laf şimdi, hatun profesyonel fotoğrafçı, elbet çekimden önce saçıma başıma bir bakacak’ dedim. Bir de ‘Ulan ne bakımlı apartman, asansör aynasında bile tek kir izi yok’ dedim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Alev bir doğum fotoğrafçısı. Ayrıca oldukça değişik bir kadın. Gerçi asansördeyken değişikliğinin boyutu hakkında henüz yeterince fikir sahibi değildim, ama bu devirde para ödemeden profesyonel fotoğraf çektirebileceğime de pek inanmazdım. Hamile kaldığımdan beri, algımdaki seçicilik çengellerine takılan işlerini friend feed adlı sosyal medya sitesinden sürekli takip ediyordum. Önceleri hemen her müşterisinin fotoğraflarını bu sitede paylaşmasını bir çeşit PR yöntemi sanmıştım, fakat zamanla hem fotoğraflarının başarısına, hem de altına yazdığı heyecanlı yorumlara hakim olunca, işine aşık bir kadından farklı bir profille karşı karşıya olmadığımı anladım. Bir çok kez içimden ‘keşke maddi gücüm yetse de, ben de hizmetinden faydalanabilsem’ demişliğim vardı, ama bırakın hizmet almayı, ücretini sormaya dahi cesaret edemeyecek kadar çulsuzdum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Aslında hikâyenin alamet-i farikasını hakkıyla aktarabilmek adına, önce zamanda biraz geriye gitmeliyim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Kızım Leyla, dünyaya gelmeyi ebeveynlerinin plan programına aldırmadan, bağımsızca kafasına koymuş bir bebek. Afili tabiriyle bir ‘özgür ruh’ yani. ‘Hayatın ne getireceği asla belli olmaz’ derler ya, Leyla ile maceramız da böyle, bütünüyle öngörüsüz başladı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Geçen sene kazara yalnızca üç ay çalışacağım bir şirkette işe girip, orada tanıdığım kalpsiz bir adama yine kazara âşık olmuştum. Ardından kazara beraber yaşamaya başladığım bu adam, geçtiğimiz Mart ayı (ayıptır söylemesi) beni kazara…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Ama ne kaza! Kızımın kalbi ilk kez 11 Nisan’da, yani yaş günümde atmaya başladı. Gel de kıy şimdi o bebeğe! Başta babası da pek hevesliydi zaten. O akşam gebelik haberini korka çekine verdiğimde bana ilk tepkisi,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;“E, peki sigarayı ne zaman bırakıyorsun?” olmuştu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Bir ailem oluyor diye havalara uçmuştum haliyle. Hem sevdiğin adam, hem bebek, yaş gelmiş zaten otuz altıya… Tabii uçarsın havaya! Biraz fazla uçmuş, irtifa limitimi aşmışım meğer. Çok geçmeden anlayacaktım.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Vallahi de billahi de ‘evlenelim’ diye ben tutturmadım. O söyledi evlenmemiz gerektiğini.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;“Hamile kalmamış olsaydım da karın olmamı ister miydin peki?” diye sordum,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;“Bebek olmasa hayatta evlenmek istemezdim” dedi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;“Ne gerek var o halde? Anne-baba olmak ayrı şey, karı-koca olmak ayrı. Bir gün benimle evlenmek istersen, güzelce teklif edersin, evleniriz” demiştim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Ama inadı tuttu mu, çenesinden kurtulmak mümkün değildi. Ne bencilliğim kaldı böyle deyince, ne düşüncesizliğim. Baktım anlatamıyorum asıl derdimi, sözde lütfu için bir de nankörlük ithamı altında ezilmemek adına, bu teklifsiz evlilik talebine razı geldim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Aile arasında nişan yaptığımızda, üç buçuk aylık hamileydim. Herkes çok mutluydu. Erkek tarafında hiç kız bebek yoktu. Belli ki, Leyla herkesin göz bebeği olacaktı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Bundan sonrası hikâyenin tatsız kısmı, o yüzden fazla ayrıntıya girmeyeceğim. Özetle her şey nişandan hemen sonra başladı. Bir gece eve zilzurna sarhoş gelen baba adayı durduk yere esaslı bir kavga çıkartıp, sonrasında da,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;“Bebeği bir türlü benimseyemiyorum. Seni istiyorum ama bu bebeği hiç istemiyorum” deyiverdi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;“İyi de neredeyse dördüncü ayımız dolacak, bunu anlamak için biraz geç kalmadın mı?” diye sorunca,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;“Ben zaten gitmek istiyorum. Kendimi alkole, âlemlere vuracağım. Bir daha geri döner miyim bilmiyorum” dedi ve gitti.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;İlişmedim. Kız kazara gelmiş, adam hazırlıksız yakalanmıştı. Bunun geçici bir bunalım olduğunu, üzerine düşmenin ters tepeceğini düşündüm. Babaannemiz olan biteni duyunca, doğal olarak perişan oldu tabii. Almış karşısına oğlunu bir akşam, konuşmuşlar. Bir on gün sonra filan geri geldi adam böylece. Fakat nasıl olduysa bu kez de hesapta bebeği istiyor, ama artık bana dokunmak dahi istemiyordu. Derken ardı ardına patladı her şey zaten. İşin içine başka öfkeler, başka ukdeler, başka haksızlıklar ve başka kadınlar bulaştı. Sonundaysa adam bırakın maddi veya manevi herhangi bir sorumluluk üstlenmeyi, borcu olduğunu söyleyerek elimden almış olduğu paraları bile geri ödemeden, hayatımızdan tamamen çıkıp, kendi bulanık, karanlık akıntısına karıştı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Dediğim gibi, asıl hikâyemiz bu değil. Maksadım ambiyansı aktarmaktı. Çünkü Alev’le tam da bu ‘yarı yolda bırakılmak’ tabirine yepyeni açılımlar kazandırdığım, beş parasız ve gırtlağıma kadar borca batmış halde çıkış yolları aradığım sırada yazışmaya başladık.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Bebeğe ne kadar hazırlanabildiğimi soruyordu bana. Kızın giysileri, eşyaları, yatağı döşeği hazır mıydı; doğum ne zamandı; sağlığımız ne durumdaydı? Cömertçe paylaştığım en detaylı bilgiler sağlık problemlerimize dair detaylardı. Plasentanın rahme yakınlığı ve yüksek orandaki deformasyonu yüzünden erken doğum, yoğun bakım gibi riskler beklediğimizi, dinlenmek ve moralimi yüksek tutmak dışında yapılacak fazla bir şey olmadığını ona rahat rahat anlatıyordum. Sosyal açıdan durumumuzun pek de parlak olmadığını, paylaştığım genel iletilerin alt metinlerinden kendi kendine çözmüştü ve beni rahatsız edebileceğini düşündüğü hiçbir soruyu sormama konusunda son derece titiz bir özen gösteriyordu. İnce kadındı anlayacağınız.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Bu sırada işlerimiz yavaş yavaş yoluna girmeye başladı. Önce kalacak yer derdimiz çözüldü. Hem Gökçesu, hem de annem, evlerini ve yüreklerini açarak bizi bir değil, iki sığınağa birden kavuşturdular. Taylan, sağlık güvencemize dair problemlerimizi çözdü. Bazı kız arkadaşlarım kendi çocuklarının artık kullanmadığı yatak, puset, bebek koltuğu gibi tek başına bile küçük servetler eden ihtiyaçlarımızı karşıladılar. Daha sürüyle eksiğimiz vardı ama onları mümkün olduğunca kafaya takmamaya uğraşıyor, sıkılırsam bebeğimi de strese sokarım diye ‘Allah büyük’ diyip geçiştirmeye çalışıyordum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Geçtiğimiz hafta Alev kızımla beni hamile fotoğraflarımızı çekmek için stüdyosuna davet ettiğinde, ne yalan söyleyeyim, abartılı tezahürat yapıyormuş gibi görünüp yapay bir izlenim yaratmamak için pek çaktıramasam da keyiften dört köşe olmuştum. Çünkü hamileliğime dair fotoğrafım da, iyi anım da fazlasıyla kısıtlıydı. Üstelik son zamanlarda iyice hantallaşan vücudum ve yalnızca internetten ibaret kalan sosyal hayatımla kendimi gitgide daha yalnız ve mahzun hisseder olmuştum. Bana,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;“Fazla tok gelme ama, yiyecek bir şeyler de hazırlayacağım” dediğinde,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;‘Oh, sadece çekim yokmuş, muhabbet de var’ diye iyiden iyiye heyecanlandım.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Pazartesiyi iple çektim. Alev beni annemin evinden arabasıyla aldı. Bana neden böyle bir kıyak yaptığını bilmiyordum, ama ne hikmetse içinde hiçbir art niyet taşımadığından da adım gibi emindim. O sadece mutlu bir kadındı ve mutluluk denen şeyin paylaşılarak arttığının bir ara farkına varmış olmalıydı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Arabadayken annesiyle konuşmuş,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;“Filanca fotoğraf makinesini de hazırlar mısın, annecim?” gibi bir şeyler söylemişti.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Stüdyonun home-office olduğunu biliyordum, o yüzden kapıyı anahtarla açmak yerine, zili çaldığında çok şaşırmadım. Hatta kapıyı annesi olamayacak kadar genç bir kız açtığında ve yine annesi olamayacak kadar genç başka bir kadın, kapı ağzında fotoğrafımızı çekerken de şüphelenmedim. Para ödeyemiyordum ya, çekimi asiste etmeleri için iki arkadaşını çağırdığını düşündüm. Sonra içeri girdim ve başımı salona doğru çevirdim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;İnsan hayatının unutulmaz anları vardır ya, hani ölürken film şeridi gibi gözümüzün önünden geçerler… Karşımdaki görüntü tam da öyle bir ana aitti. Sosyal medyada yalnızca isimlerine aşina olduğum ve yazılarını okuduğum bir salon dolusu tanımadığım kadın, bana sanki yıllardır beni kollayan ama ilk kez görebildiğim melekler gibi sevgiyle bakıyordu. Sağda muhteşem bir pasta ve çeşit çeşit yiyecekler, solda özenle paketlenmiş cıvıl cıvıl hediyeler, ve yüzüme ışıl ışıl bakan bir salon dolusu, bin dünya dolusu mucize…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Ayaklarım titredi. Kalbim ağzımda atmaya başladı. Sözlerim tutuldu. Kelimenin tam anlamıyla, sevinçten aklım başımdan uçtu. Ne yaptım, ne dedim o sırada, nasıl görünüyordum, hiçbir fikrim yok. Sadece hepsinin güzelliğini ayrı ayrı zihnime kazımaya uğraşıyor, ama gözlerimden fışkırmaya yer arayan yaşlar yüzünden her şeyi bulanık görüyordum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Şaşkınlığımı fark etmiş olacaklar ki, beni oturttular. Hatta o sırada birileri ayağıma terlik bile vermiş.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;“Hadi, hediyeleri aç ki yemek yiyelim” dedi bir tanesi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Nasıl becerebildiysem, beklerken midelerinin kazınmış olabileceğini akıl edebilmeyi başardım ve&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;“Önce yemek yiyelim, sonra hediyeleri açarız” diyebildim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Böylece beni o muhteşem pastanın önüne getirdiler.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Hayatımda gördüğüm en güzel pastaydı. Üzerinde ‘Leyla’ yazıyordu. Şekerden minik patikleri ve gülleriyle, beyaz üzerine pembe bir Leyla. Kesmeye kıyamadım. Yanında üzeri kremalı ve Leyla’lı cup kekler, makaronlar, börekler, kısır, makarna salatası, hindistan cevizi kaplı kakaolu toplar ve pipetlerin üzerinde bile Leyla etiketleri…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Servis yapılırken tekrar kanepeye oturup, tatlı telaşları içinde şakalaşarak ruhuma huzur veren bu harika kadınları izledim. Her birinin türlü türlü düşleri, özlemleri, endişeleri vardı şüphesiz. Peki, birlikte ne dingin bir görkemle ışıldadıklarını biliyorlar mıydı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Aylardır, hatta belki yıllardır kendimi bu kadar hafif, korkularımdan bu kadar uzakta, bitkin ruhumu böylesine güvende hissetmemiştim. Çocuklar gibi salya sümük ağlamak, ayağa fırlayıp her birine tekrar tekrar sarılmak istiyordum, ama kaptırırsam kontrolümü yitirir, korkudan hepsinin yüreklerini ağızlarına getiririm diye kendimi tuttum. Burnumu sildim, biraz su içtim ve derin bir hayranlıkla bu mükemmel resmi içime sindirmeye devam ettim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Hediye paketlerinin her biri rengârenk tüllerle, kurdelelerle ve çiçeklerle süslüydü. Hani bir reklam filmi çekecek olsanız, ancak bu kadar özenebilirdiniz. Türlü türlü zıbınlar, tulumlar, battaniyeler, ayakkabılar… El örgüsü patikler, bereler, hırkalar, tülbentler, pasta biçiminde düzenlenmiş bebek bezleri… Hatta bez değiştirmek için, içi süngerli, portatif bir yatak bile mevcuttu. Bir küvet vardı mesela, küvetten ziyade tahta benziyordu ve Allah sizi inandırsın, yalnızca jet motorları eksikti. Her şeyi öyle ince düşünmüş, öyle detaylı hazırlamışlardı ki, artık göğüs pedlerinden, kenarları el oyalı tükürük bezlerine, seyahat çantasından, banyo setine kadar her ihtiyacımız karşılanmıştı. İşten güçten izin alıp partiye katılamayanlar bile hediyeler yollamışlardı. Durup durup gözlerim yaşarıyordu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Bana çantada taşınabilir, pötikareli bir bebek bezi kılıfı dikmiş olan Banu’nun sekiz yaşındaki kızı İlkem, Leyla için kendi bebeklik oyuncaklarından birini göndermiş, paket yaptıkları tülü de kendi diktiği mavi düğmelerle süslemişti. Daha sonra milli aşçı olduğunu öğrendiğim Ayşem, hazırlıklar sırasında ne Leylalı Pastanın, ne cup keklerin, ne de makaronların hiçbir fire vermediğini, mesleki ritüelinde bunun tam bir iyi şans işareti olduğunu söylüyor, her şeyin tıkır tıkır gideceğinden emin olduğunu ve erken doğum konusunda hiç endişelenmememi öğütlüyordu. Ayaküstü uğrayıp, Leyla için evde, bakıcısıyla uykuda bıraktığı hasta kızının hepsi birbirinden tatlı küçülmüş giysilerini getiren Jbid de aynı şeyleri söyledi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;“Otuz yedinci haftada olacak doğumun, mis gibi olacak, gör bak! İçime öyle doğdu benim.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Duygu ise dertliydi. İki çift patik ve kulakları olan bir bere örmek ona yetmemiş, vakit bulur bulmaz Leyla’ya oyuncaklar da öreceğini tekrarlayıp duruyordu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;İşin aslı ben de dertliydim. Her biri birbirinden yüce gönüllü bu kadınlara nasıl teşekkür edeceğimi bir türlü bilemiyordum. Çünkü tüm bu nefis hediyelerin dışında, hiç tanımadıkları birine ve henüz doğmamış bebeğine hesapsızca sundukları asıl armağanın değerine asla paha biçemezdim. O gün o kadınlar bana umut verdiler. Karanlık sandığım ve tüm karanlığına, tüm korkularıma rağmen ilerlemek zorunda olduğum yoluma ışık tuttular. Dünyanın hala mucizelerle, iyi niyetle dolu bir cennet olduğuna beni yeniden inandırdılar. Hiçbir karşılık beklemeden yüreğimi ısıttılar.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Yanlarında kalplerinden yayılan sıcaklıkla kâbuslarımdan arınırken, en çok günün birinde kızımın da onlara benzemesini diledim. Leyla’nın da onlar gibi güçlü, onlar kadar cömert, düşünceli ve zarif olmasını düşledim. Onun da bir gün böyle ışığıyla karanlığa kafa tutan, gülüşüyle hüzün dağıtan bir savaşçıya dönüşmesi için dua ettim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;‘Kadın kadının düşmanıdır’ derler ya, bu sözüme inanın, halt ederler. Çünkü, (takdirinize sığınarak, hamilelik hormonlarım sayesinde bunu oldukça kuvvetli algılayabildiğimi de itiraf etmeliyim) bizler doğurganız. Koruma, besleme, sahip çıkma güdülerimiz erkeklere kıyasla daha güçlü. Türün devamını sağlayabilmek adına, çiftleşmenin yanı sıra, çok daha komplike başka sorumluluklarımız da var. En ağır işi, en duyarlı kalibrasyonla, en ince işçiliği sergileyerek kotarmak üzere programlanmışız. Kaç erkek böyle hassas bir yapının kilit detaylarına vakıf olabilir ki?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;Hayır, cinsiyet ayrımcılığı yapmıyorum. Sadece kadın dostluğunun nasıl yumuşak bir sığınak olduğunu tasvir etmeye çalışıyorum. Leyla’nın teyzelerinden her biri, hayat temposunun ne derece sakin ya da yoğun olduğuna bakmadan, hiçbir art niyet gütmeden ve hiçbir beklentide bulunmadan, bizi mutlu etmeye karar verdi. Bu nasıl bir hazinedir, farkında mısınız? Düşününce hala içim içime sığmıyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:trebuchet ms;" &gt;“Her bebek kısmetiyle gelir” derler ya, bana çok da inandırıcı gelmezdi önceden. Artık inanıyorum. “Kısmetin nereden geleceği belli olmaz” da derler hani, gider piyango bileti filan alır, ikramiye çıkmayınca da bozuluruz. Bildiğiniz budalalık ediyoruz. Çünkü hayat asıl büyük ikramiyelerini, iyi niyetli insanların yüreklerinde saklıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4849690770729529960-8939297461745992761?l=the-benedicta.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://the-benedicta.blogspot.com/feeds/8939297461745992761/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4849690770729529960&amp;postID=8939297461745992761&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/8939297461745992761'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/8939297461745992761'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://the-benedicta.blogspot.com/2011/09/leylanin-teyzeleri.html' title='LEYLA&apos;NIN TEYZELERİ'/><author><name>Benedicta</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07984946873357215178</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://4.bp.blogspot.com/-Sxq8v58q1pI/TgfM5dYlB6I/AAAAAAAAAD8/zg97lKgkoQU/s220/me.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-pdSpLVRYSdk/ToKhwUzCyjI/AAAAAAAAAG4/nYcIX1IQOd0/s72-c/IMG_3474.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4849690770729529960.post-8295288446308984351</id><published>2010-09-17T05:06:00.011+03:00</published><updated>2011-10-05T03:16:20.998+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='rakı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='winston light'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aplikatör'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='balık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kurbağa'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='prens'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='nevresim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='roka'/><title type='text'>Dİ'Lİ GEÇMİŞ</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_wetNkjWxO18/TJLN0wTzk9I/AAAAAAAAADo/wapGlCWJd50/s1600/blinghide.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 200px; height: 147px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_wetNkjWxO18/TJLN0wTzk9I/AAAAAAAAADo/wapGlCWJd50/s200/blinghide.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5517698799687144402" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:85%;" &gt;“Bana beni sonsuza dek sevebileceğini söylediğin an, &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:85%;" &gt;beni sonsuza dek sevdiğin andır.”&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;Sabahın köründe tıkışık metrobüste ayakta uyuklarken hemen önümde boşalan koltuğu fark ettiğimde, cebimde unutulmuş bir yirmi kağıt bulmuş kadar sevinmiştim. Fakat heyecanım kısa süre sonra burnuma dayanan çirkin bir erkek kıçı tarafından piç edildi. Herifin sahte deri kemerli kot pantolonunun arkasında şöyle yazıyordu:&lt;br /&gt;“Satisfaction Guaranteed”&lt;br /&gt;Son derece yetişkinlere özgü bir vaatti. Anlamını bilse giyer miydi lavuk acaba o pantolonu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güne böyle başlayıp, inanmadığım değerlere hizmet ettiğim işime vardığımda, umutlarımı hayata karşı stabilize edebilmek için, Ferda’yla yazdığımız senaryoyu sattığımızın hayalini kuruyordum. Mesai saatlerinde arada hayal kurmasam ölürüm ben, yemin ederim. Yaklaşık bir saat sonra hasta ve bir süredir bana karşı hevesini yitirdiğinden şüphelendiğim yeni, belki de Allah göstermesin eski sevgilim işe geldi. Burnu kırmızı, sweetshirtünün ense etiketi dışarıda, yürüyüşü bezgindi.&lt;br /&gt;“Nasılsın bugün?” diye sordum,&lt;br /&gt;“Daha iyiyim, nispeten” dedi.&lt;br /&gt;Şirkette ilişki yasağı olduğu için birbirimize fazla samimiyet göstermemeye gayret ediyorduk, ama son son işi neredeyse duyarsızlık limitine dayamış bir tavır içinde olduğumuz dahi söylenebilirdi. Yemekte dayanamayıp, onu ensesinde sırıtan etiketten haberdar ettim. Etiketi düzeltti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında çok acele etmişti,&lt;br /&gt;“Seni seviyorum” demek için.&lt;br /&gt;Etmemek lazım. Rakı içiyorduk zaten. Cümleyi aynı gece üst üste bir iki kez yineleyince ben de karşılık vermiştim. Vermemem lazımdı. Daha dün bir bugün iki, nereye seviyorduk ki birbirimizi? Olsa olsa karşılıklı beraber olma halimizden memnunduk o kadar. İnsan,&lt;br /&gt;“Alkollüydüm, sevişmişim, hatırlamıyorum” der de,&lt;br /&gt;“Alkollüydüm, sevmişim, hatırlamıyorum” demek anlaşılır şey mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlişkilerin başlangıç safhalarından nefret ederim. Ne neyi, nasıl paylaşmanın yakışık aldığını bilirsin, ne de belirsiz işaretleri nasıl değerlendireceğini. Mehter marşı gibi iki ileri bir geri el yordamıyla ortak bir dil oluşturmaya çalışırken, bir yandan da olası düş kırıklıklarına karşı temkini elden bırakmadan duygularını dizginlemeye uğraşırsın. Osuruktan nem kapan bir halet-i ruhiye içerisinde, karşındakinin gizli bahçesini sarsakça talan etmemeye azami gayret göstererek, bastığın zeminin olası koordinatlarını tanımlamaya çabalarsın. Tüm bu eziyete katlanmak adına ihtiyaç duyduğun motivasyon için de dopaminden çok daha fazlası gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ketum adamdı benimki. Ama öyle hava olsun diye değil, kendi kendisini deşifre edemediği için suskundu. Başkalarının vücut dilini ya da cümlelerindeki alt metni o kadar rahat kavrıyordu ki, aynı açıkları vermemek adına bilincini kasıp durmaktan, ne yaşamak istediğini unutuyordu. Yüzüme bakıp bana birkaç kez,&lt;br /&gt;“Korkularım var ilişki yaşamaya dair” gibi şeyler söyledi, ama bunu söylerken ardında gizlemeye çalıştığı asıl korkularının farkında olsa, eminim o cümleleri kuramadan ilk fırsatta sıvışıp giderdi. Gerçek korkuları yalnızca ilişki yaşamaktan çok daha çetrefilliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi varoluşuna dair neredeyse yarı bilinçli bir şuursuzluk edinmişti. Yarı bilinçli diyorum, çünkü şuursuzluğunda hür iradeyle seçilmiş bir gurur da hissediliyordu. Duvarı esnekti, kırılmıyordu. Beni o kadar kibarca içine almıyor, kapı eşiğinde sınırı geçtiğim illüzyonu yaratmak, böylece rahatlayıp sorgulamamamı sağlamak için beni öyle misafirperver ağırlıyordu ki, daha fazla yaklaşmayı efendiliğime yediremiyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl problemin benimle alakası yoktu. Unutmak için çok çaba harcıyordu. Hal böyle olunca, hatırlaması gerekenleri de bastırması normaldi. Gerçekten unutabilmek için, önce unutma arzumuzu unutmamız gerekir. Özünde o bir tek bunu başaramıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim pek farkımda değildi. Aslını söylemek gerekirse, zaten pek oralı da değildi. Hayatına birini sokma cesaretini bulmuş olma başarısıyla, sıçarsa sağduyusuna yalan söyleyemeyeceği korkusu arasında gidip geliyordu daha ziyade. Bense, hani konu mankeni demeyelim, tatlı kızdım, fazla kafa da sikmiyordum ama, öyle adamın “sevdiği kadın” olmakla falan da alakam yoktu. Olsam merak ederdi beni. Yazdıklarımı bile okumuyordu mesela.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çift olarak hayata kafa tutabilmek için, karşındakinin seni özgürlüğüne çağırabilmesi gerekir. Böyle biri, sokakta oynadığı sırada aklına geldiğin, kapınızı çalıp birlikte oynayabilmeniz için annenden izin isteyen arkadaşın gibi, sana hiç düşünmeden ayakkabılarını ayağına geçirebileceğin bir eğlence garantisi vaat edebilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetişkinlik algımızda vaat, son derece ürkütücü bir söz. Çünkü bize, içine girdiği kabın şeklini alan sıvı formundan uzun süre önce men edilmiş ve kendisi gibi dondurulmuş olan beklentilerle uyuştuğu yap-boz oyunu için, özenle katılaştırılmış halde sunuluyor. Bir tür ticari ölçü birimi yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de kapıya gelen veledi düşünün. Vaatlerin o boğmayan ama tatlı tatlı ıslatan, akışkan halini. Dışarı çıkarken ne oynayacağınızı dahi bilmediğiniz halde duyduğunuz o ipini koparmışlık sevincini. O gün kafayı mı patlatacaksınız, kaseyi mi kıracaksınız, yoksa yıllardır kabuk üzerine kabuk tutan dizlerinizi yeniden mi kanatacaksınız umursamadan, ‘dünya sikime minare götüme’ diyerek kendinizi hayatın gelişine bırakıverme hissini. İşte unutmayı bile unutma hali budur.&lt;br /&gt;“Satisfaction Guaranteed”&lt;br /&gt;Salt dopamin, bu ruh hali karşında, sürekli doktorculuk oynamak kadar sıkıcı ve soluktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşadığım şey, bir apartman çocuğunu yağmur sonrası çamurlarla oynamaya ikna etmeye benziyordu. Üzerine bulaşan sikindirik çikolata partikülü için bile annesinden azar işitmiş bir çocuğu, hayatında ilk kez, yemesi olası dayağı dahi göze alarak çamurlara batmaya ikna etmek hiç kolay iş değildir. Çünkü böyle bir çocuğun şimdiye dek yaptım sandığı en büyük delilik eylemi evde kimse yokken babasının Playboy zulasını keşfetmek olmuş, hayatta ağaca çıkmanın değil, asıl inmenin zor olduğunun daha farkına bile varmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Apartman çocukları tek bir alanda diğerlerinden daha beceriklidir; otoriteyi idare etme konusunda. Sürekli yetişkinlerle bir arada yaşamak zorunda kaldıklarından, özgürlüklerini sıkıştırılmış da olsa tatmin edebilecekleri otorite boşluklarını değerlendirebilmede ustalaşırken, gerçek özgürlük kavramına karşı da ürkekleşirler. Sevgilim, ilişkiler konusunda değildi belki ama, sevebilme cüretkarlığı konusunda tam bir apartman çocuğuydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Madem bu kadar uzaktı bana, madem kim olduğumu da pek bilmiyordu zaten, ne demeye hala ona ‘sevgilim’ diyordum peki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülerken, bir dişinin eksik olduğu fark edilmesin diye ağzını açmazdı. Tahminim, en az iki yıldır yoktu o diş, çünkü bu jesti otomatik pilotta yapardı. Bazen, bir şey gerçekten çok hoşuna gittiğinde başını hafifçe arkaya atar, gözlerini kısarak kahkahayı patlatırdı. Sanki etrafta kimse yokmuş, bütün şehir çekip gitmiş gibi. Beni de o kadar cesur sevsin isterdim. İsteyince de azıyla yetinemiyor insan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göğsüne ilk yattığımda, sekiz santim ötemde şah damarı atıyordu. Uzun süre izledim o görüntüyü. Cildi parlaktı, ışığı yumuşak yansıtıyordu. Küçük sarı ayva tüyleri bir çocuğunki kadar kötülüksüzdü. İçerde çırpınan şah damarıysa beni pencerenin önünde, kızılca kıyamet oyuna çağırıp duruyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşten çıkıp metrobüse gittiğimiz bir akşam, yolda benimle hemen hemen hiç konuşmadı ama, insanlar itişerek otobüse binmeye uğraşırken omzumu tuttu. Tam arkamda duruyor, hafif ve istikrarlı dokunuşuyla,&lt;br /&gt;“Bekle” diyordu.&lt;br /&gt;“Bekle, gitsinler. Biz nasılsa gideriz. Bırak hayat tortusunu bir akıtsın.”&lt;br /&gt;Bekledim. İtiraf etmeliyim ki, bir erkeğin bir kadına sunabileceği en huzurlu sığınak, ona bekleyebileceğini hatırlatmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne kadar zevk alacağımız, salıncağı harekete geçirmek için ne kadar geriye uzanabileceğimize bağlıydı aslında. Ben parmaklarımın ucuna kadar zorlamak istiyordum adımlarımı, o çekiniyordu. Bu durumda yapılacak iki şey vardı. Ya onu beklemeden kendimi boşluğa savurup, en azından aldığım keyfe özenmesini umut edecek, ya da sıkılarak, sıkıntısının geçmesini bekleyecektim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıkılarak, sıkıntısının geçmesini bekledim. Nihayetinde benim de korkularım vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vaatler sözleşmelere dökülmemeli hayatta. Tutanaklara geçmemeli. Öz kütleleri saçma salak kalıplara tıkıştırılıp, ağırlaştırılmamalı. Uçurtma gibi olabilirler mesela. Her zaman uçmasa da varlığıyla sana heyecan veren, ezilmiş çimen kokusunu ve gelincikleri çağrıştıran, onu varlık amacına ulaştırdığında seni kahraman ilan eden bir şey olmalı vaat. Ağaca takılır ya da kırılırsa dünyanın sonunu getirmeyen, iyi ya da kötü yerini tutacak yenisi de yapılabilir bir şey olmalı. Yani asıl hedef bir uçurtmaya sahip olmak değil, uçurtma uçurabilmek olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her gece hayatımı yazarak kazanacağım adam gibi bir işin, maddi sıkıntı çekmemenin, Ece’nin kendi ayakları üzerinde özgüvenle durduğu günün ve vakti gelince hayata gözlerimi zaferle yummanın hayalini kuruyordum. O geldiği geceler sadece bekliyor ve dinleniyordum. Bir erkeğe ‘sevgilim’ diyebilmek için daha başka ne gereklidir, yaşam bize daha büyük ne vaatlerde bulunabilir, hiçbirini hatırlamıyordum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4849690770729529960-8295288446308984351?l=the-benedicta.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://the-benedicta.blogspot.com/feeds/8295288446308984351/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4849690770729529960&amp;postID=8295288446308984351&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/8295288446308984351'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/8295288446308984351'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://the-benedicta.blogspot.com/2010/09/dili-gecmis.html' title='Dİ&apos;Lİ GEÇMİŞ'/><author><name>Benedicta</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07984946873357215178</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://4.bp.blogspot.com/-Sxq8v58q1pI/TgfM5dYlB6I/AAAAAAAAAD8/zg97lKgkoQU/s220/me.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_wetNkjWxO18/TJLN0wTzk9I/AAAAAAAAADo/wapGlCWJd50/s72-c/blinghide.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4849690770729529960.post-8732465322453537549</id><published>2010-08-04T15:19:00.005+03:00</published><updated>2011-10-05T03:21:09.667+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fesüpanallah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fil'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='süpangle'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cüce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='patlak prezervatif'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dante gibi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='geçmiş olsun'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='35'/><title type='text'>35</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_wetNkjWxO18/TFlbM0ZDiCI/AAAAAAAAADY/e-QHKaPM12U/s1600/alex8.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 200px; height: 200px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_wetNkjWxO18/TFlbM0ZDiCI/AAAAAAAAADY/e-QHKaPM12U/s200/alex8.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5501528695590062114" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Maude: Dünya benim bedenim; başım yıldızlarda.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;(Harold and Maude – 1971)&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1974 yılının Temmuz ayında, bir Cumartesi akşamı, gündüz demiryollarında işçilik yapan ve geceleri mühendislik okuyan Erdal ile istasyon gişesinde çalışan genç karısı Kamuran, dört kişilik mütevazi bir sofra hazırladılar. Misafirleri, Kamuran’ın ablası Canan ve kocası Yaşar’dı. Kapı çalındığı sırada Kamuran barbunya pilakiyi sofraya koyuyor, Erdal ise masaya eğilmiş karısının yirmi yaşındaki göğüs dekoltesine bakıp iç geçiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi sabah erken kalkma zorunlulukları olmadığı için, Yaşar gelirken yanında bir şişe de rakı getirmişti. Canan hamileydi, haliyle içki içmedi. Zaten gebelik hormonları sayesinde kafası yirmi dört saat iyi gibiydi. Kamuran ise sarhoş olmayı değil, sarhoş olarak varsayılmayı severdi. Bu yüzden tek dubleyi zar zor bitirir, sonra da eski Türk filmlerinden öğrendiği ne kadar ayyaş klişesi varsa, gece boyunca beceriksizce sergilerdi. Sonuçta Yaşar ve Erdal o gece yaklaşık bir büyüğü devirdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yatma vakti gelince, Kamuran ve Erdal, geleneksel Türk misafirperverlik yasaları gereği yatak odalarını konuklarına verip, kendileri için salona yer yatağı açtılar. Alkol Erdal’ın kanını iyice kaynatmış, Kamuran ise sarhoşluk kisvesi sayesinde, o geceye mahsus geçici bir cinsel ifade özgürlüğü kazanmıştı. Aşk var mıydı? Bunu anlamak için henüz çok gençtiler, ama bir libido vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaza mahsulüyüm ben. Patlak prezervatif. Hedeflenmemiş bir nedenden ötürü hayattayım yani. İki yeni yetme velet devlet izniyle evcilik oynarken ve üstelik o gece evde misafirleri bile varken biraz fazla azıttılar diye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların iki türlü doğum günleri olur. Birinde büyüyor olduklarını kutlarlar, diğerinde ölüyor olduklarını. Geçtiğimiz Nisan ayında, bundan böyle ölüyor olduğumu ilk kez kutladım. Bu tabii işin bilimsel yanı. Ölüyor olmaya hazır mıyım, emin değilim. Ölüme hazır olmakla ilgisi yok çünkü bunun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ömrümün ortalarında olduğumu sanmıyorum, yetmişime kadar yaşayamam muhtemelen. Yine de saçlarım henüz beyazlamaya başlamadı. Tamam, birkaç kilo fazlalığım var, ama öyle kırışık bir yüzüm, ya da göz halkalarım yok Allaha şükür. Lisedeyken okulun kütüphanesinden çaldığım Dante’nin İlahi Komedya’sı kitaplığımda, “sıkıcı olsa da havalı kitaplar” rafında, hiç okunmamış halde duruyor. Yanında da Joyce’un Ulysses’ı var. Ne yani, evin en geniş odasını misafir odası ilan edip yaşam alanından saymayan ve küçücük oturma odalarına sığışan Türklerden daha mı acımasızım? Sahi, bizden başka millet var mıdır acaba aynı adete sahip olan?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukken bu yaşlara geldiğimde, dünyayı kurtarıyor olacağımı sanırdım. Sivri topuklu ayakkabılar giyecek, kırmızı ruj sürecek ve artık sözüm dinleneceği için herkese aslında ne kadar saçmaladıklarını anlatabilecektim. Bizler tuhaf bir dönemin çocuklarıydık. Yenik özgürlük savaşçıları ve onların vatansever olduklarını düşünen gardiyanları tarafından büyütüldük. Başlangıçta pek bir şeyden anlamıyorduk. Mesela 12 Eylül’de sokağa çıkma yasağı yüzünden teyzemler bizde biraz daha uzun kaldılar diye çok sevinmiştim. Babama ilk kez,&lt;br /&gt;“Komünizm ne demek?” diye sorduğumdaysa, enseme esaslı bir tokat yedim.&lt;br /&gt;Sonradan öğrendiğime göre, komünizm o kafası lekeli adamın temsil ettiği, demirden bir perdenin ardına gizlenen insanların yönetim biçimiydi. İlerleyen yıllarda kafası lekeli adam, o perdeyi bütünüyle etkisiz hale getirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben çocukken, İran ve Irak durmadan savaşırdı. Gazetelerde yeni yetme askerlerin fotoğrafları yayınlanırdı sürekli. En fazla on-on iki yaşlarında bir oğlanın görüntüsü beynime kazınmış. Elinde, canı kadar emanet tuttuğu bir tüfek vardı. Sanki biri ayakkabılarını bağlarken kucağına vermişti de, az sonra canıyla beraber geri alacaktı. Ne hikmetse, çocuğun yüzünü kendi yüzüme benzetmiştim. Hala hayatta olma ihtimali var mıdır acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazeteler bu iki ülkenin neyin derdinde olduğunu hiç yazmazdı. Sadece o gün kaç kişi ölmüş, nereler bombalanmış, bu tür bilgilere erişilebiliyordu. Savaşın sebebini yetişkinlere sorduğumdaysa kimse cevap veremez, bilemediklerine de hayret ediyormuş gibi yaparlardı. Bu sahte hayretin umursamazlıklarından kaynaklanan bir tür vicdan sorunu olduğunu anlar, sinirlenmesinler diye gerisini kurcalamazdım. Vicdansızlıkları, yetişkinlerin yüzleşmekten en çok korktukları yanlarıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir an önce büyüyüp, dünyayı değiştirmek için sabırsızlanıyordum. İlk olarak şu ülkeler ve sınırları meselesine el atacaktım. İnsanların neden yaşadıkları yerlere çizgiler çizip, sonra da bu çizgiyi geçti diye diğerlerini öldürdüklerini bir türlü anlayamıyordum. Ölüp giderek üzerinde yaşayamadıktan sonra, dava konusu toprağın kime ait olduğunun ne önemi vardı ki? Biz seksek oynarken çizgiye bastı diye arkadaşımızı dövsek, annelerimiz canımıza okurdu. Hem, alt tarafı bir çizgiydi. Dengen bozulur, basardın. Düşsen daha mı iyiydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mantıklı bir tartışma platformunda düşüncelerimi paylaşamamak canımı en çok sıkan durumlardan bir diğeriydi. Uzayda hayat olduğundan emindim mesela, ama buna kimseyi ikna edemiyordum. Neymiş efendim, başka gezegenlerde bizdeki gibi yaşam koşulları yokmuş.&lt;br /&gt;“O canlılar da kendi gezegenlerinin yaşam koşullarında hayatta kalıyorlardır. İnsanlar su altında yaşayamıyor, ama balıklar yaşıyor. Belki o canlılar da dünyaya gelince uzay giysisi giymek zorundadırlar, olamaz mı?” dediğinde, aldığım tepki hep aynıydı.&lt;br /&gt;“Ay ilahi! Şuna bak yahu, resmen büyümüş de küçülmüş!”&lt;br /&gt;Bu yakıştırmayla ciddi derdim vardı. Sadece yanıt alamadığım soruların ardından geliyor ve bana kendimi cüceymişim gibi hissettiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dört-beş yaşlarındayken, İzmir fuarında bir cüce görmüştüm. Herkes ona bakıyordu. Benim de gözümün takıldığını fark edince, annem söylemişti adama “cüce” dendiğini. Çocuk boyutunda ama yetişkin kafası taşıyan biriydi. Yani “büyümüştü” ve “küçüktü”. Benimle hemen hemen aynı boyda olduğu için, yüzündeki kızgın ifadeyi herkesten iyi fark etmiştim. Sanki birden bire deve dönüşüp, bütün insanları ayaklarının altında ezmek istiyordu. Kızamamıştım adama. Sonra hayvanat bahçesinde filleri gördüm. Daha önce hiç o kadar iri canlılar görmemiştim. Kocamandılar. Yuvarlak bir kafeste hapistiler. Kafesin içine çepeçevre derin bir hendek ve kaçmaya çalışırlarsa ayaklarına batsın diye dev çiviler döşenmişti. Büyük olmanın bir halta yaramadığını orada anlamalıydım aslında. O gün filler için kaç saat ağladığımı hatırlamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık istersem sivri topuklu ayakkabılar giyebiliyor, kırmızı ruj sürebiliyorum. Ama dünyayı hala değiştiremiyorum. Sınırlar duruyor. Küçük çocuklar hala savaşıyor. Daha büyümek nedir anlayamadan, teknik olarak ölmeye başladım üstelik. Bu işte bir gariplik olduğunu uzun zamandır seziyorum. Bu gezegene niye gelmiştim ki ben sahi? Kafam fazla havada, orası kesin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatırladım. Patlak prezervatif yüzünden. İşin tuhafı, o gece sevişen o iki sarsak genç, bugün nerede, ne yapıyorlar, hiç haberim yok. Birbirlerinden de haberleri yoktu en son. Mukadderat… Yine de anlamakta en çok zorlandığım kısım şu:&lt;br /&gt;Birbirlerinden son derece aykırı iki adet manyağın söz konusu gecede biraz fazla ateşli tepişmesi sonucu meydana gelen bu bendeniz üçüncü manyağın, yaşama hala akla yatkın nedenler uydurmaya çalışma inadı acaba hangi sikindirik temele dayanıyor olabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün mesele bu. Koskoca medeniyeti de bunun üzerine biçimlendirmişiz aslında, yoksa ensest yasağı, baba katli filan hikaye. Bu “yaşama anlam bulma inadı” yüzünden kendimize anlamlar uydurmuşuz. Dinler yumurtlamışız. Toplumlaşırken, ortak ilişki çarkımıza, vicdan konfliktleri yaşayabileceğimiz dramatik yapılar kurmuşuz. Kimilerimiz kendini bilime, keşife vermiş, karşısına hazır sunulan cevaplarla yetinmemiş. Kimileri sanata sepete vurmuş, anlamı güzellik ve çirkinlik arasında aramış. Kimileri de benim gibi mal mal olası cevapları değil, sorunun kendisinin ne işe yaradığını düşünüyor. Fakat herşeyin temelinde bu yatıyor:&lt;br /&gt;“Bu koduğumun hayatının bir anlamı var mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şuna karar verdim. Yetişkinlik yıllarımın hemen hemen başından bu yaşıma kadar, adı Zeynep Kamil olan, ufak tefek ve dövüş sanatlarından zerre anlamayan, sarışın, içip sıçan, biraz ağzı bozuk, zeki ama kurnazlıktan hiç nasibini almamış, anti-kahraman bir özel dedektifin ağzıyla roman yazmayı hayal ettim. Sonra anladım ki, romanı yazamamışım belki ama, Zeynep Kamil olmuşum ben. Aldığım dava da belli, niye aradığımızı arıyorum. Kendisini ne diye şekillendirdiğimizi anlayamadan, nasıl değiştirebilirim ki dünyayı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeri gelmişken, dünyayı değiştiremiyoruz zaten. Algımızı değiştirebiliyoruz sadece. Fakat pek çok insanın algısı aynı oranda değişmeye başlarsa, dünya da değişir gibime geliyor. Zamanında Rönesansta olmuş bu mesela. Biz basit bir tarihi veri gözüyle bakıyoruz buna hep, ama aslında oldukça önemli bir bilgi. Rönesansta dünya değişmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şartlar altında, çocukken geleceğimden beklediğim gibi epik bir kahraman olmama gerek yok. Obama’ya çok şaşıyorum mesela, öyle bir rolü her an üzerinde taşımak kolay mı? İnsanlara kendisinin de osurabildiğini tamamen unutturmaya oynuyor garibim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herneyse, 35 yaş çok da kötü değilmiş neticede. Çünkü bedeninin ölüyor olmaya başlaması, bilincinin de güzel olmak için kusursuzluğa ihtiyaç duymadığını farkettiriyor. Hayatın anlamının mükemmellik olmadığını daha net görmeye başlıyorsun. Böylece beklentilerinin içeriği de farklılaşıyor. Dünyayı büyüyerek kurtaramazsın, ancak değişerek kurtarabilirsin. Değişmenin de yaşla bir ilgisi yok. (Tabii bunu ancak bu yaşa gelince anlamak da kendi içinde kendi paradoksunu yaratmıyor değil.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası bu kadar zamandır deneyimlediğim hayat, hiç de geçmişimde umduğum gibi gelişmedi. Budalalığı değiştirmek için güçlü ve görkemli olmak çocukken sandığım kadar kolay iş değilmiş. Fakat buna gerek de yokmuş. Belki başarılı bir yazar yerine, küfürbaz bir anti-kahramana dönüştüm, belki kendimi pazarlamak konusunda da bütünüyle beceriksizim ama, hala uzayda hayat olduğunu ve dünyanın değişebileceğini biliyorum. Ölüyor olma meselesine gelince, büyüyor olmak benim için nasıl umulmadık bir sürece dönüştüyse, ölüyor olmanın da karşıma pek çok sürpriz çıkaracağından ve hiç de sandığım kadar büyük bir felakete dönüşmeyeceğinden eminim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4849690770729529960-8732465322453537549?l=the-benedicta.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://the-benedicta.blogspot.com/feeds/8732465322453537549/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4849690770729529960&amp;postID=8732465322453537549&amp;isPopup=true' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/8732465322453537549'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/8732465322453537549'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://the-benedicta.blogspot.com/2010/08/35.html' title='35'/><author><name>Benedicta</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07984946873357215178</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://4.bp.blogspot.com/-Sxq8v58q1pI/TgfM5dYlB6I/AAAAAAAAAD8/zg97lKgkoQU/s220/me.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_wetNkjWxO18/TFlbM0ZDiCI/AAAAAAAAADY/e-QHKaPM12U/s72-c/alex8.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4849690770729529960.post-1938817002840345295</id><published>2009-12-02T00:57:00.006+02:00</published><updated>2009-12-02T01:20:55.333+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ahmet Uluçay'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak'/><title type='text'>Ceviz</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_wetNkjWxO18/SxWiUo5Pb7I/AAAAAAAAABA/rGOa8D7cv0g/s1600/abi.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 200px; height: 169px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_wetNkjWxO18/SxWiUo5Pb7I/AAAAAAAAABA/rGOa8D7cv0g/s200/abi.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5410409002814107570" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right; font-style: italic;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;"En sonunda yazan, yöneten, kurgulayan, görüntüleyen,&lt;br /&gt;oynayan, yapımcı ve seyirci de olabilirim. Yani tek&lt;br /&gt;başıma da izlemek zorunda kalabilirim filmlerimi..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alp Zeki HEPER&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşlere sahip olmak bizi kahraman yapmaz. Her şeye rağmen düşlerimizin peşini bırakmadığımızda kahramanlık onuruna erişiriz. Ahmet Abi benim dünya gözüyle tanıdığım en güçlü kahramandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2004 Siyad Ödül töreni günü, odama zıplayarak girmişti.&lt;br /&gt;“Ahmet Abi, n’apıyosun?” diye atıldım tabii, tek başına yürümesi bile çok güçtü.&lt;br /&gt;“N’apıcak mışım? Öldü mü sandın beni? Bak, dans bile edebiliyorum!” dedi ve gücü elverdiğince ayaklarını yere vurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Uluçay’dan ilk kez, lisedeyken, TRT’de izlediğim bir sanat programında haberdar olmuştum. O sıralar sinemacı olmaya yeni yeni hevesleniyordum. Tahtadan film makinesini dahi göstermişti program, ilham almamak imkansızdı. Yıllar sonra 2. Antalya Kısa Film Festivali günlerinde, kendisiyle bizzat da tanıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yıl, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;İnci Denizin Dibinde&lt;/span&gt; filmiyle, yarışma adayları arasındaydı. Katalogda adını görünce, birlikte takıldığım diğer öğrencilere ondan bahsettim.&lt;br /&gt;“Ben duymuştum” dedi biri.&lt;br /&gt;Taylan’dı galiba. Böyle şeyleri bilmese, en çok o eksik kalır. Öykü diğerlerinin de ilgisini çekince,  hep beraber Ahmet Abi’yi bulmaya karar verdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elli- altmış metre uzağımda, meydanın ortasında, tek başına duruyordu. Üzerinde kendisine nispeten küçük gelen, kolları yamalı, kahverengi bir ceket vardı. Yüzü bana dönüktü ama gözlerini zeminde bir yere sabitlemiş, dalıp gitmişti. Arkamdan biri,&lt;br /&gt;“İşte orda!” dedi.&lt;br /&gt;Hep beraber yanına gidip, kendimizi tanıttık. Yalnız olduğunu anlar anlamaz, Taylan,&lt;br /&gt;“Sen bundan sonra bizle takıl, abi!” dedi.&lt;br /&gt;Ahmet Abi şaşkındı. Halimize yarı mahcup gülmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gündüzleri bazen Sevin Hanım’da yanımıza geliyordu, hava hep güzeldi, keyfimize diyecek yoktu. Ahmet Abi pek konuşmuyordu gerçi, ama sohbetlerimizi daima ilgiyle dinliyordu. Akşamları onu peşimizden barlara filan da sürüklüyorduk. Taylan, utangaçlığı kırılsın diye zorla rakı ısmarlıyordu Ahmet Abi’ye. Ben ise ikide bir,&lt;br /&gt;“Ulan oğlum, yapma! O da bize ısmarlamak isteyecek, parası yoktur belki, utandırma adamı!” diye durumu kontrol etmeye çalışıyordum. Allahtan Taylan,&lt;br /&gt;“Hayatta olmaz, abi! Ölümü öp!” muhabbetini oldum olası iyi kıvırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yılki ödül konuşmasını izlerken, karşımda gördüğüm adamın gücünden çok etkilendim. Sahte alçakgönüllülükleriyle Ahmet Abi’ye sanki özürlü olimpiyatlarını kazanmış biri gibi davranan sözde sanat büyükleri midemi bulandırıyordu tabii, o ayrı. Ahmet Abi ise bir yandan çatlayan sesini ve gözyaşlarını kontrol etmeye çalışıyor, diğer yandan,&lt;br /&gt;“Bu ödül karımındır” diyordu.&lt;br /&gt;“İnsanlar bana gülerken, erkek olarak evime doğru düzgün bakamazken, o hep benim yanımda durdu. Ben film yapıcam diye tutturmuşken, o aç kalmayalım diye gidip tarlayı sürdü. Bu ödül onun hakkıdır.”&lt;br /&gt;Sinemaya öylesine aşıktı ki, biraz da kadınını aldatan bir adamın suçluluğuyla, bütün ödüllerini karısına adardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boğazım en çok, o anı karısı ya da zorlu yolculuğu sırasında kendisine inanan bir dostu ile paylaşamıyor oluşuna düğümleniyordu. Buraya gelmek için kendisine ancak bütçe ayırabildiği belliydi. Sahneye çıkıp boynuna sarılmamayı, sırf onu utandırmamak adına başarabildim. Yoksa, o anı filmlerde gördükleri herhangi bir ajitasyon sahnesiyle eşdeğer algılayan bir avuç entel kırmasına rezil olmaktan çekinmezdim. Ahmet Abi başkaydı, içten adamdı. Yıllar sonra SİYAD ödül töreninde, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak&lt;/span&gt; filmiyle aldığı bilmem kaçıncı ödülünü yine karısına adarken, başı daha dikti. Davasını ispatlamıştı. Kim fark ediyordu, kim etmiyordu bilemem ama, Ahmet Abi o hasta haliyle kürsüde, zafer kazanmış bir kral kadar keyifli konuşuyordu. Bunu fark edebildiğim için bile şanslıyım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Törenden çıktığımızda, bizim ekip önden barın yolunu tutmuştu. Ahmet Abi’nin koluna girdim ve ağır ağır yürümeye başladık. Yorgun olduğu çok belliydi, yine de hala dinlenmeye niyetli görünmüyordu. Daha ziyade, her zamanki gibi beni köyde, kızı olarak yaşamaya ikna etmeye uğraşıyordu. Sohbetin bir yerinde,&lt;br /&gt;“Ahmet Abi, sana çok merak ettiğim bir şey sormak istiyorum” diye lafı böldüm.&lt;br /&gt;“Sor, sor!” dedi.&lt;br /&gt;“Biz yıllarca ‘para pul yok’ diye inledik, sürekli ‘ah fırsat olsa’ dedik ama bir halt beceremedik. Sen bu inadı, bu istikrarı, bu gücü nerden buluyorsun?”&lt;br /&gt;Çevirdi kafasını bana, tatlı tatlı güldü önce.&lt;br /&gt;“Çek, kurtul, Seda! Çek, kurtul!” dedi.&lt;br /&gt;“Ben çekemeseydim, cehennem azabından kurtulamayacaktım. Ruhumu azat etmek için çektim.”&lt;br /&gt;Aldığım cevabı o an tam kavrayamamışım aslında. Bunu şimdi daha iyi anlıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz hepimiz kentli egolara sahibiz. Başarılı olmayı düşlerimize değil, edindiğimiz sosyal ve ekonomik takdire göre değerlendiriyoruz. Üstelik bunu, hala düş kurabildiğimizi iddia ederek, söylediğimiz yalana kendimizi de inandırarak, ahlaksızca yapıyoruz. Biz çekip, kurtulmanın anlamını kavrayamayız. Çünkü hırslarımız inanca göre değil, ihtiyaca göre şekilleniyor. İhtiyaçlar koşullara göre nitelik ve nicelik değiştirebilir, fakat inanç sabittir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine kendisinden dinlemiştim, ilk aldıkları kameranın kayıt mekanizması bozukmuş. Bunlar da kaydedici özelliği olan bir VHS oynatıcı bulmuş, ikisini birbirine bağlamışlar.&lt;br /&gt;“İç çekimlerde sorun yoktu tabii ama, dışarı çıkınca elektrik lazımdı, biz de ona göre jenaratör imal ettik” demişti.&lt;br /&gt;Aşkları mucit kılmış adamları, hangimizde var bu iman? Hangimizde köyün gerçek delisi olabilme cesareti var? Biz çekip kurtulamayız. Çünkü derdimiz yaratmak değil, yaratının ganimetlerine erişmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eminim pek çokları Ahmet Abi’nin,&lt;br /&gt;“Ben köylü yönetmen değilim, köyde yaşayan yönetmenim” sözlerini bir tür köylü olmayı kendine yedirememek, özünü inkar etmek gibi algıladı. Belki de sırf bu yüzden sempati duyduğu bu adam hakkında düş kırıklığı yaşadı. Çünkü genel bakış açısına göre Ahmet Abi’nin köy kökenli oluşu, yönetmen oluşundan daha ayırt edici bir özellikti. Bu yüzden ne demek istediği anlaşılmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Abi köyde yaşıyordu. Köy onun kimliğinin bir parçası değil, yaşadığı ve yaşamaktan mutlu olduğu yerdi. O bir yönetmendi, kimliği buydu. Meslek olarak da ağır işçilik yapıyordu. Derdi asla para pul, şan şöhret olmadı. Sadece insanların ona inanmasını istiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün ofiste sohbet ederken, Serkan,&lt;br /&gt;“Çok meşhur oldun abi sen, dünya tanıyor seni” dediğinde, bize babasıyla ilgili bir anısını anlatmıştı.&lt;br /&gt;Pek çok yerde yazılıp çizildiği gibi, Ahmet Abi’nin babası onun bu sinema sevdasını hiç ciddiye almazmış. Bir gün baba yine oğlunun ipe sapa gelmezliğinden, bir baltaya sap olamamasından yakınırken, Ahmet Abi,&lt;br /&gt;“Baba, artık rejisör oldum, bana ödül bile veriyorlar, hala niye böyle konuşuyorsun?” diye sormuş.&lt;br /&gt;Babası önce kendi kendine homurdanmış, sonra,&lt;br /&gt;“Ben anlamam ödülden mödülden! Senin filminde bir Hülya Koçyiğit oynuyor mu? Bir Cüneyt Arkın oynuyor mu? Sen önce ondan haber ver!” demiş.&lt;br /&gt;Bunu anlattıktan sonra güldü tabii bizimle beraber, ama yüzünden bir bulut da geçmedi diyemem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gece ıslak İstiklal Caddesi üzerinde kol kola yürürken bir şey daha söylemişti bana.&lt;br /&gt;“Seda, tek bir dileğim kaldı. Sadece ölmeden önce bir film daha yapmak istiyorum.”&lt;br /&gt;Ölüm haberini aldığımdan beri en çok bu takılıyor kafama.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesleğiniz çocukluk hayalinizse, hala düş kurabildiğiniz sürece asla başarılı bir profesyonel olamazsınız. Ben olamadım. Ahmet Abi ise buna kalkışmadı bile. Yoksa reklam ajansını bulup,&lt;br /&gt;“Şu Lay’s Teyze’li reklamları ben yönetmek istiyorum” dese, eminim yöneticiler bu PR fırsatını kaçırmazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neticede Ahmet Abi bu işin profesyoneli değil, savaşçısıydı. O yel değirmenlerine meydan okudu, ama değirmenin ardındaki gerçek devi yenmeyi başardı. Biz göremedik bu devi tabii. Koca koca egolarımız yüzünden yel değirmenine mi, deve mi bakıyoruz anlayamadık. Bize göre çekeceği film sadece güzel olabilirdi. Sadece güzel bir filmin kime ne faydası var ki? Ahmet Abi son filmini bu yüzden tamamlayamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki zırhı tencere tava, bedeni yorgun, mızrağı süpürge sopasıydı ama, Ahmet Uluçay benim tanıdığım en gerçek kahramandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toprağın bol olsun, Abi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4849690770729529960-1938817002840345295?l=the-benedicta.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://the-benedicta.blogspot.com/feeds/1938817002840345295/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4849690770729529960&amp;postID=1938817002840345295&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/1938817002840345295'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/1938817002840345295'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://the-benedicta.blogspot.com/2009/12/ceviz.html' title='Ceviz'/><author><name>Benedicta</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07984946873357215178</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://4.bp.blogspot.com/-Sxq8v58q1pI/TgfM5dYlB6I/AAAAAAAAAD8/zg97lKgkoQU/s220/me.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_wetNkjWxO18/SxWiUo5Pb7I/AAAAAAAAABA/rGOa8D7cv0g/s72-c/abi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4849690770729529960.post-5118013824216655806</id><published>2009-11-07T06:43:00.009+02:00</published><updated>2010-08-26T17:11:01.721+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kova'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aşk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='şemsiye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tirbüşon'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çörek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sepet'/><title type='text'>Kurumsal Kirlilik</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: right; font-style: italic;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;"I'm feelin' tragic like I'm Marlon Brando&lt;br /&gt;When I look at my China Girl"&lt;br /&gt;-David Bowie / Iggy Pop (1983)-&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Durgunum bir süredir. Nasıl bir süreç yaşadığımı bilmiyorum, ama değişiyorum. Algım ve değer yargılarım farklılaştıkça, kişisel tarihimin keskin dönemeçleri de törpüleniyor. Geçmiş, ana ait geçirgenliğini kaybediyor. Buraya geldiğimi hatırlıyorum. Gerisinden emin değilim. Kendimi yeni baştan tanımlamaya ihtiyacım var sanki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskisi gibi heyecanlanamıyorum. Gerçi heyecanlanmak istiyor muyum, ondan da emin değilim. Daha ziyade, rahat bırakılmak istiyorum sanırım. Etrafta birileri olabilir, hatta belki güzel bile olur. Ama bir şey istemesinler benden. Başlarının çaresine bakabilsinler. Onlarla ilgilenmiyorum diye sıkılıp, kendilerini reddedilmiş hissetmesinler. Vicdanım burulmasın. Çocuk da değil ki hiçbiri…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Markete gittim geçende. Son birkaç aydır pek dışarı çıkmıyorum, ama acıkmıştım, evde bir şey yoktu, kahve de bitmişti, çıktım öyle. Mahalleli alışık, her zamanki gibi saçım başım bir yandaydı. Kıçımda Serkan’ın verdiği doktor üniforması (çok rahat oluyorlar), üzerimde ağzı gözü bir tarafa kaymış, çizgili hırkam, zaten belim ağrıyor, zaten küfür etmeye yer arıyorum, ne demeye kendimde sosyalleşebilecek enerjiyi bulduysam…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoğurtların bulunduğu dolaba uzandım. Kapağın vantuzu fazla yapışmıştı. Haliyle asıldım kola ve kapıyla beraber, bir paket hindi kuşbaşı burnuma dayandı.&lt;br /&gt;“Bunlar tavada pişer mi, sizce?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana bakmıyordu. Az önce burnuma dayadığı pakete bakıp, üzerinde bir tür vahiy arıyordu.&lt;br /&gt;“Bunun gibi etler çok yaptım tavada, ama bu da olur mu, emin olamadım.”&lt;br /&gt;Gözlüklüydü ve konsantrasyonundaki adanmışlığa bakılırsa, miyoptu.&lt;br /&gt;“Tam olarak ne yapmak istiyorsunuz?” diye sordum.&lt;br /&gt;“Bilmem. Hep aynı şeyleri yiyorum.”&lt;br /&gt;Kafası karışıktı. Yani etler yüzünden olup olmadığından emin değildim tabii, ama kafası fena halde karışık bir adamdı.&lt;br /&gt;“Ben yine bildiğim etlerden yapayım en iyisi.”&lt;br /&gt;Arkasından geçen yaşlı ve anaç bir gülümsemeyle göz göze geldim. Kadının dudaklarında muzip bir kıvrım vardı. Önce adamı, bana özellikle gösterdiği kinayeli bir bakışla süzdü, ardından gözlerimden onay bekledi. Güldüm. Kadın da güldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hindi kuşbaşıyı rafa koyup, yanından tavuk fileto almıştı.&lt;br /&gt;“Bunları gayet iyi pişirebiliyorum.”&lt;br /&gt;İri burnu ve kulaklarıyla, Yahudileri andırıyordu. Otuz beş - kırk yaşlarında olmalıydı. Kafasını kaldırdı ve bana bakarak, güldü. Çocukken parmak emmiş olabilirdi, dişleri de yamuktu.&lt;br /&gt;“İsterseniz size çok kolay ve değişik bir tarif verebilirim” dedim.&lt;br /&gt;“Yok, ben hiç anlamam yemek yapmaktan. Öyle tavada kızartıyorum bunları, yiyorum” dedi.&lt;br /&gt;Sarsak bir sevimliliği vardı. Bir an için bunun bir tür numara, bir kız düşürme taktiği olabileceğinden kuşkulandım.&lt;br /&gt;“Makarna bile yapamaz mısınız?”&lt;br /&gt;Sonra nasıl göründüğüm aklıma geldi ve bu cin fikrimden vazgeçtim.&lt;br /&gt;“Denedim birkaç kez, ama her seferinde tencereyi çöpe dökmek zorunda kaldım.”&lt;br /&gt;Bir insan makarna dahi yapamayacak kadar beceriksiz olabilir miydi? Yoğurt devrilmesin diye kenara çektiğim pirinç paketine bakarak,&lt;br /&gt;“Mesela bayılırım pilava, ama rüyamda bile pişiremem” dedi.&lt;br /&gt;Güldüm. Kahve reyonuna yönelirken ona şans diledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kasaya yaklaştığımda, cipslerin önünde yine ona rastladım. Belli ki, benden bile kötü besleniyordu. Belki de hiç evlenmemiş ve bunca yıldır kendisine el üstünde bakmış olan annesini henüz kaybetmişti. Arkasından geçerken ister istemez,&lt;br /&gt;“Yahu olmaz böyle cipsle filan, anneniz gelip öğretse size yemek yapmayı biraz?” deyiverdim.&lt;br /&gt;Hafifçe irkilerek döndü ve sırıttı.&lt;br /&gt;“Annem İzmir’de, gelemiyor pek.”&lt;br /&gt;“E, evlenin bari…”&lt;br /&gt;“Boşandım üç yıl önce.”&lt;br /&gt;Gözleri fazladan parlamıştı. Bunu bana söyleyebildiği için pek memnundu. Durumu ancak o zaman kavradım. Ya, “İşte ben bu halde, süpermarkette dolanırken bile dikkat çekebilen bir kadınım” diye böbürlenecek, ya da “Kızım iyice saldın kendini, şu hale bak, daha makarna yapmaktan aciz adamlar yanaşıyor artık sadece sana” diyecektim, ama özünde şaka maka flört etmiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıraya ardımdan girdi. Sonraki diyaloglarımızda kibar, fakat temkinliydim. Kaçar gibi olmasa da, işim biter bitmez iyi günler dileyip, oyalanmadan çıktım. Arkamdan gelmesini beklemiyordum. O kadar cesur görünmüyordu. Belimin ağrısını yeniden hissettim ve bir süredir ağrımın farkında olmadığımı anlayıp, gülümsedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam sokağıma dönecekken, arkamdan,&lt;br /&gt;“Pardon!” diye seslendi.&lt;br /&gt;Koşar adım bana doğru geliyordu. Nefes nefeseydi.&lt;br /&gt;“Pardon, şimdi tuhaf oldu, biliyorum da… Ben diyecektim ki yakınız ya… Ben şu sokağın ilerisinde oturuyorum… Hani yapmam böyle genelde ama… Belki acil durumlar için… Yani sadece acil bir durum olursa arasam sizi…”&lt;br /&gt;Gülmeye başladım. Öyle dalga geçer gibi değil tabii, ama düpedüz gülüyordum. Nasıl bir acil durumdan bahsediyordu ki?&lt;br /&gt;“Acil olarak makarna yapmayı öğrenmem gerekiyor! Ölüm kalım meselesi! Derhal yetişin!”&lt;br /&gt;O da güldü.&lt;br /&gt;“Böyle komik oldu tabii. Ben aslında telefonunuzu verir miydiniz? …”&lt;br /&gt;Numarayı verdim. Market kapısında çevirip sorsa vermezdim. Ama belli ki bana yetişmek için koşmuştu. Biri ardımdan koşmayalı uzun zaman oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzmirliymiş. Yedi yaşında, nasıl iletişim kuracağını pek bilemediği bir oğlu vardı. Eski karısıyla ne zaman biraz ciddi konuşsalar, kadın köşe yazısında olan biten her şeyi yazıyormuş. (Şimdi de ben yazıyorum, adamın kaderine bak…) Sık sık, boşandıktan sonra işi dahil, her şeyi kadına bıraktığından ve sıfırdan başlamak zorunda kaldığından dem vuruyor, sonra da “pişman değilim aslında” diyordu. Belli ki bu durum içine oturmuştu ve haksızlığa uğramışlık duygusunu olgunlukla terbiye etmeye çalışıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birbirimizle alakamız bile yoktu, ama beni çok güldürüyordu. Aklı kıpır kıpırdı. Balıkesir civarlarında köy evi almaktan bahsederken, birden Casablanca filminde herkesin Sam’e köpek çekmesine nasıl uyuz olduğunu anlatmaya başlayabiliyordu. Çakmağımın ateş ayarını yapıyor, sonra yan masadaki koca kafalı heriflere takıyor, ardından geçen hafta almak istediği montu tarif ediyordu. Konuşurken yüzüme çok az bakıyordu ve kendince ciddi konulardan bahsederken de, fıkra dinler gibi gülmeme kızıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıkça benden hoşlandığını ve gelip geçici bir ilişki yaşamayı planlamadığını söyledi. Ben de açıkça ona bu konuda herhangi bir söz vermek istemediğimi, ama kendisini tanımanın eğlenceli olduğunu söyledim.&lt;br /&gt;“Bir insanı tanımadan, onu arzulayıp arzulamayacağıma karar veremiyorum. Arzulamadığım biriyle de ilişki yaşamak istemiyorum. Önce seni tanımam gerek, şu an sağlıklı cevap veremem” dedim.&lt;br /&gt;“Arkadaş olsak da olur, zorunlu hissetme kendini hiçbir şeye” dedi.&lt;br /&gt;Ne güzel demişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu “bir kadın bir erkekle yatmak isteyip istemediğine ilk bilmem kaçıncı saniyede karar verir” geyiği bende hiç çalışmadı. Ferda’da da çalışmaz mesela. Tamam, görür görmez “yavruya bak” dediğim erkekler olmuştur, olmadı demiyorum, ama hiçbirine aşık olmadım. Aşık olduklarımın hiçbirini de ilk gördüğümde çekici bulmamıştım. Orası tesadüf tabii.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden çapkın bir kızdım aslında. Aşık olmadığımda da, heyecanlanabiliyordum. Şimdi ise yıllanmış bir eroinman gibi, dozaja yüklenmeden hiçbir etki hissedemiyorum. Aşksız seks bana sağlık koşusu yapmak kadar anlamsız geliyor. Kimse kovalamıyorken neden koşayım ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olgunluk, erdem, ağırbaşlılık gibi şeylerin insana aynı zamanda hep bir tür kasvet de getirdiğini düşünmüşümdür. Yoksa olgunlaşıyor muyum? Yok canım, böyle şeyleri aklıma sokmamalıyım. Aslında biraz kilo da aldım son zamanlarda. Teyzeye mi dönüşüyorum yoksa? Fazla yalnız kaldım, onun yan etkileri bunlar belki de. Bekaretini özel birine saklayıp, karşısına adam gibi kimse çıkmayınca “ulan bunca yıl boşuna mı sakladım” diyerek iyice armudun çöpüne, üzümün sapına bağlayan kızlara dönmüş olabilir miyim? İyi de, insan herhangi bir açlık hissetmiyorken neden duble İskender ısmarlasın ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana yakın oturduğu için buluşma yerlerimiz de yürüme mesafesindeydi ve bu faktör bir yere gitmeye üşenme katsayımı büyük oranda düşürüyordu. Bir süre oldukça eğlendik, ama fazla bekleyemedi. Birkaç günün sonunda “e, hadi ver artık kararını” baskısına başladı. Erkekler onlarla yatıp yatmayacağımızı anlamaya çalışırken ne kadar çaresiz ve acıklı göründüklerini biliyorlar mı acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teknosa’dan aradılar bir akşamüstü. Bana printer almış, gidip teslim almalıymışım. Çok sinirlendim. Yanına vardığımda verip veriştirmeye o dakikada başlıyordum ki, sözümü kesip lafa girişti.&lt;br /&gt;“Sinirlenmene hiç gerek yok. Bana borçlu değilsin. Senden bir şey beklemiyorum. Mesleğin için gerekli bu alet.” filan falan…&lt;br /&gt;Israr ediyordu.&lt;br /&gt;“Kesinlikle herhangi bir karşılık beklemiyorum.”&lt;br /&gt;Bir kadının, kendisini çekici bulan bir erkekten hediye kabul etmesi, her zaman için son derece riskli bir harekettir. Çünkü hiç beklemediğiniz bir anda kendinizi, soyut ya da somut, ağır bir hakaret enkazı altında bulabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medeni ilişkilerde cinsel içerikli eylemlerin karar önceliği size sunulduğundan, adalet duygunuzda anlamsız çelişkiler yaşayabiliyorsunuz. Cinsel doğanızı sürekli bir ödül-ceza dinamiğinde deneyimlemeye zorlandığınız için, karşı cinsle her türlü menfaatin dışında, saf bir dostluk kurabilme olasılığınız oldukça düşük. Bu hastalıklı, fodul yaklaşımı siz reddetseniz de, toplumsal kodlar sizi bu durumdan bir türlü azat etmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii ki bir karşılık bekliyordu ve elbette bu beni doğrudan yatağa atmak için yapılmış ucuz bir yatırım değildi. Sadece almak istediği cevabı bir an önce vermem için bana banttan, pasif agresif, manevi bir baskı uyguluyordu. Muhtemelen ne yaptığının farkında değildi gerçi. Ertesi akşam dayanamayarak konuyu açtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne hissediyordum ona karşı? Artık bir karar vermeli ve onu kararımdan haberdar etmeliydim. Genç bir adam değildi. Bir an önce düzgün bir ilişki kurmak ve hayatına buna göre yön çizmek hakkıydı. Onu oyalamamalıydım. Filan falan… Kısacası:&lt;br /&gt;“Sevgilim olmayacaksan, dükkanın önünü kapatma” diyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eni konu bir haftadır tanıdığım bir adamın beni kendisini oyalamakla itham etmesi biraz gülünçtü tabii.  Allah aşkına, sonuçta civciv mi, yoksa kuş çıkacağının ne önemi vardı? Zaten çok eğlenmiyor muyduk? Erkekler neden kendilerini reddedilmiş hissetmeye bu kadar meraklılar? Neden kumar bağımlıları gibi sürekli kaybetmek için, kaybedecekleri şekilde oynarlar? Saçma sorular bunlar aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arzusuz seks yapmak, benim için kendimi tavuk gibi hissetmekle eşdeğer. Kanatlara sahipsin, fakat uçman mümkün değil. Diğer kuşlar arasında penguenin bile bir coğrafyası, bir gizemi var, itibar görüyor, sende o da yok. Bütün gün bok yiyerek, ayak altında dolanıp duruyorsun. Üstelik ne yediğinden anlıyorsun, ne doyduğundan. Ne anladım ben bu varoluş biçiminden şimdi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öpüşmenin yalnızca sevişme başlatıcı bir prosedür olarak algılanmasından da rahatsızımdır, oldum olası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haliyle, o tiradın ardından apar topar eve döndüm tabii o gece. Açtım biramı, düşündüm. Aslında o ana kadar fena gitmiyordu hiçbir şey. Ama bu tavrı fazlasıyla iticiydi. Gidiyor olmama da bozulmuştu zaten –ki tirattan önce söylemiştim gitmem gerektiğini.&lt;br /&gt;“Neden?” diye sormuştu,&lt;br /&gt;“Yalnız kalmam lazım” dedim.&lt;br /&gt;“Ben sana ilişmem” dedi,&lt;br /&gt;“Aynı şey olmuyor” dedim.&lt;br /&gt;Erkeklerin büyük çoğunluğu, bir kadının da yalnız kalmaya ihtiyacı olduğunu, hatta bunu sevdiğini kabul etmekte epeyce zorlanır. Onlara göre kadın, ağda yaptığı ya da tuvalette olduğu zamanların dışında, yalnız kalmaya asla tahammül edemeyen bir varlıktır. Böyle bir şey yok tabii.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün birkaç kısa mesajlaşmayla geçti. Sonraki gün şöyle bir mesaj aldım:&lt;br /&gt;“Rahat ol bebek… benden hoşlanmadığını biliyorum. Ama yine de benim için önemli bir zaman dilimine imza attın”&lt;br /&gt;Bebek mebek, film orada kopmuştu zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olmuyor. Ben bu şehirli aşklara ayak uyduramıyorum. Ruhlarına prezervatif geçirip, düzenli aralıklarla seks yapmayı ilişkiden sayan insanlardan birine dönüşemiyorum. Bu yüzden beni mürebbiye ruhlu sanıyorlar. Mürebbiye ruhlu olmadığım için onları affedebiliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün bu gezegendeki görevimi tamamlayamasam da, en azından bana ayrılan sürenin sonuna geleceğim, bundan eminim. Sonra sana dönüp, diyeceğim ki;&lt;br /&gt;“Sabahı ettik resmen, ezan okunuyor, uyumak lazım artık. İstersen burada, kanepede yatabilirsin. İstersen gel, benimle uyu.”&lt;br /&gt;Yarım yamalak gülümseyip gözlerini benden kaçıracaksın. Asıl gülüşünü kaderimde hissedeceğim.&lt;br /&gt;“Seninle uyumak isterim. Ama yanında uyursam, sana sarılırım.”&lt;br /&gt;“Gel, sarıl!” diyeceğim sana.&lt;br /&gt;Gelip sarılacaksın. Ben uykuya dalarken, talep etmek aklımdan bile geçmediği halde, bütün rüyalarıma sahip çıkacaksın. Uyanırken, yine bu siktiğimin gezegenine geri döndüğüm için aldığım nefeslere lanet okusam da, seni görüp sakinleşeceğim. Beni, nemli gün ışığına dolanmış hasta bir sarmaşık gibi, her yanım sivrisinek larvalarıyla kaplanmış bile olsa, geçmişimi deşmeden seveceksin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sırtımda küçük, kimliksiz bir öpücükle uyanacağım. En renkli rüyalarımı bırakmak, bu öpücük yüzünden hiç de zor olmayacak. Bir yanım Leyla’ya sokulacak, bir yanım Mevlama kavuşacak. Aşkımızın rasyonel gerçekliği, bu öpücükle hükümsüz kalacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keşke zehirlenmeseydim.&lt;br /&gt;İyi ki zehirlendim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4849690770729529960-5118013824216655806?l=the-benedicta.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://the-benedicta.blogspot.com/feeds/5118013824216655806/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4849690770729529960&amp;postID=5118013824216655806&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/5118013824216655806'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/5118013824216655806'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://the-benedicta.blogspot.com/2009/11/tatl-degil-col.html' title='Kurumsal Kirlilik'/><author><name>Benedicta</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07984946873357215178</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://4.bp.blogspot.com/-Sxq8v58q1pI/TgfM5dYlB6I/AAAAAAAAAD8/zg97lKgkoQU/s220/me.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4849690770729529960.post-8719084161528288878</id><published>2009-09-12T18:45:00.005+03:00</published><updated>2009-11-08T03:49:26.175+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='turist'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='jaguar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kereviz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='minder'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ayna'/><title type='text'>İçi Dolu Turşucuk</title><content type='html'>&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;Yvonne:&lt;/strong&gt; Bu gece seni görebilecek miyim?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;Rick:&lt;/strong&gt; Asla o kadar uzun vadeli planlar yapmam.&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;p align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;-Casablanca (1942)-&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;br /&gt;Nihayet yağmur yağıyor, havanın sıkıntısı çözüldü. Yağmuru boşuna ağlamaya benzetmiyorlar. Her ikisi de gerilim boşaltıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söz vermeyi hiç sevmiyorum. Geleceğimizi saçma sapan güvenceler altına almak adına birbirimize uyguladığımız esaretin hileli ahitleri bunlar. Bir Cumartesi akşamı, denize nazır gün batımını izlerken, rüzgar sakinken ve ortalıkta kafaya takacak hiçbir şey yokken senden bir söz vermeni isterler. Verdiğin sözü nemli, boğucu bir Salı günü, başında korkunç bir ağrı ve kalbinde henüz açılmış derin bir yarayla tutman gerekeceğini o anda bilemezsin. Sözünü tutmadığında, seni onursuzlukla suçlarlar. Kendilerince çok haklılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güvenilmez biri olduğumu her fırsatta dile getirmeme karşın – ki bence bunu dile getirebiliyor olmam nadir güvenilir özelliklerimden biridir- şimdiye dek bana ait bir iple hiçbir kuyuya inilmeyeceğini kimseye anlatamadım. İnsanların hala normal olabileceğimi düşünmelerine engel olamıyorum. Oysa annem toplum dışı olduğumu tekrarlayıp durur. Yalnızlığından beni sorumlu tutuyormuş mesela, geçenlerde söyledi. Onunla yaşamasam yine bir biçimde aykırılığımı örtbas edebilirmiş, ama bir erkek arkadaşı olsa, benim yüzümden annemi çok eleştirirmiş. Kadıncağız da mecbur, kimseyle beraber olamıyormuş. Uzun yıllar onunla yaşamadım aslında, ama belki de bana “git” diyemediği için böyle söylüyordur. Gitmeli elbette bir ara, orası ayrı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlaşılması zor kadındır, annem. Bir yandan da sık sık,&lt;br /&gt;“Çocuklarım olmasa intihar ederim” der.&lt;br /&gt;Bizim için hayatta kalıyormuş. Yoksa yaşamının hiçbir anlamı yokmuş.&lt;br /&gt;“Hangimizin var ki, anne? Olmalı mı ayrıca? Sonbaharda yapraklarını döken ve baharda yeniden yeşeren ağaçların hayatı anlamlı mı? Ne gibi bir anlam peşindesin, ah benim güzel annem? Varoluş nedenimizi tanımlayabiliyor musun ki, ruhunu, ruhlarımızı kurtarasın? Ben tanımlayamıyorum. Sadece sonbaharda yapraklarımı döküp, baharda yeniden yeşeriyorum. Hayat varlığımla da, yokluğumla da iç içe, insanlığın tüm bencilliğine rağmen hala kurumamayı başaran nehirler gibi akıp gidiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özgürlüğüm, esaretinin başladığı yerde ümitsiz bir kangrene dönüşüyor, anne. Mutsuzluğuna bahane olduğum anda, yalnızlığıma dair yaşadığım isyanın tüm başkaldırıları, son sürat giden tüm teselli ikramiyelerim birdenbire görünmez bir duvar çarpıp paramparça oluyor. Ben olmasam, bağımlısı olduğun sonsuz öfkene nasıl bir özür uyduracaksın, bunu hiç düşündün mü? Ben olmasam, kırıklığından gizlice haz aldığın kalbini sadece senin kanattığın gerçeğiyle nasıl yüzleşeceksin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem, toplum dediğinin içi seni, dışı beni yakar, be anne. Sanıyor musun ki sahiden bir dışı var bu meretin? Çıkılabilecek dışı olsa çıkmaz mıyım bu güne kadar? Nereye kaçabiliriz? Nerede saklanabiliriz? Kolay mı o kadar?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağmur çıldırdı. Marmara kıyısında her yeri sel basmış. Ölen insanlar varmış. Bundan böyle, verdikleri sözleri tutamadılar diye kimse onları suçlamayacak. Yakınları ise bir süreliğine mazur görülecek. Yine de sorumluluklarını yerine getirmek için devletin ya da bağlı bulundukları kurumların belirlediği ölüm izni sürelerini aşarlarsa, ayrıcalıklarını yitirmekle cezalandırılacaklar. Acılarını yaşayıp, üstesinden gelebilmek için çok kısıtlı zamanları var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendime dahi söz veremiyorum ki, başkasına nasıl teminat vereyim? Dişim kırıldı geçenlerde, her gün biraz daha çürüyor. Üstelik dişçim aynı zamanda en yakın arkadaşım ve ona bile gidemiyorum. Arada kırık yüzünden boşalan yere yemek artıkları girmese umursamam da aslında durumu muhtemelen. Sanırım farkındalığımız da, algı eşiğimizde oluşan boşluklara yabancı olguların girmesiyle biçimleniyor. Yoksa yitirdiklerimizin farkına, ancak tamamen çürüdüğümüzde hissettiğimiz acıyla varabilirdik. Öylesi daha mı iyi olurdu? Kendimizi normal sanmak ve normal olmak arasındaki farkı bu kırıklara gösterdiğimiz duyarlılık dereceleri mi biçimlendiriyor? Bilmiyorum. Ben zaten pek bir şey bilmiyorum, sadece bolca atıp tutuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Normallik” kavramı sığ ama dibi görünmez bir kuyu. Hani şu delinin tekinin içine taş atıp, kırk akıllının çıkaramadığı kuyulardan. Bu zavallı akıllılar, Ali Baba’sız kalmış Kırk Haramiler gibi, kuyu başında sürekli kıvranıyorlar. Hadisenin özü çok basit aslında. Normal olmak, kaba tabiriyle kitle psikolojisine uygun davranmaktan ibaret yalnızca. Herkes sokağa çıplak çıksa, giyinik olan anormaldir. Hiçbir mutlak ölçütü olmayan, ama senden daima mutlak sadakatle uygulaman beklenen, şuursuz bir budalalık türü bu normallik. Zamana, mekana ve şartlara göre sürekli nitelik değiştiriyor. Çırağan Sarayı’na fönlü saçlarla girmezsen anormalsin, ama aynı saçlarla Hacıhüsrev’de dolaşırsan gündüz fenerine dönersin. Müslüman mahallesinde salyangoz satamazsın, fakat Uzak Doğuda köpek eti dahi yiyebilirsin. Hadi bunları geçtim, sanki cinayetin namuslusu olurmuş gibi “namusumu temizledim” diyerek çatır çatır can almak olağan karşılanabilirken, silah tutmayı reddettiği için askerlik yapmak istemeyenlerin hayatı özenle zindana çevrilir. Ben anlamıyorum bu işleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğada hiçbir şey bir diğeriyle aynı değil. Kelebeğin iki kanadı dahi birbirinden farklı. Hiçbir ağaç dallarını göğe mutlak bir düzende uzatmıyor. Her birimizin parmak izi benzersiz. Ama iş komplekslerimize gelince, hepsi birbirinin tıpatıp aynısı. Her haltı etiketleyip nizama sokmazsak insanlığımıza zeval gelir ya… Bu kontrol saplantısı yalnızca türümüzde görülen bir rahatsızlık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Normal olamadığım için benden suçluluk duymamı bekliyorlar. Duyamıyorum. Elbette bunu da normal bulmuyorlar. Akılları karışıyor, ezberleri bozuluyor, bazılarının benim adıma üzüldüğü oluyor. Bense başka şeylere üzülüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların, enerjilerinin büyük çoğunluğunu kabul edilebilir olmaya harcamalarına üzülüyorum, mesela. Neler yapabilirler boşa saçılan tüm o çabalarla… Aslında her biri nefret ediyor zorunluluklardan, ama ödedikleri bedeller onlara karşılıksız gelmesin diye başkalarının da aynı eziyetleri çekmesini istiyorlar. Kimse seçim yapamıyor, çünkü her biri kendi hayatı konusunda seçim yapabilme hakkını başkalarına vermiş. Kimse kendi iplerini kendisi yönetmiyor. Bir ip ailede, bir ip patronda, bir ip ev sahibinde, bir ip bakkal çakkalda, hükümette, geri kalan ipler çeşitli bankalara paylaştırılmış… Her ip sahibi istediği hareketleri yaptırdığında, adamın gün sonunda kendisi için hareket edecek hali bile kalmıyor. Ardından mutsuz olup, bu mutsuzluğundan ip sahiplerini sorumlu tutuyor.&lt;br /&gt;“Gençliğimi yediniz, be!”&lt;br /&gt;Bunun karşılığında adamımız ne yapıyor? Kendisini mutlu etmek için harcayabileceği kısıtlı zamanını, elindeki başka ipleri oynatmakla değerlendiriyor. Toplu bir histeri yani bu, başka bir şey değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anormal olmaya çalışmıyorum. Normal olmamaya da çalışmıyorum. Sadece iplerimi mümkün olduğunca kendim yönetmek istiyorum. Bu yüzden kredi kartı kullanmıyorum mesela. Yine bu yüzden hali vakti yerinde bir koca bularak, kıçımı kırıp oturamıyorum. Her şeye rağmen, tüm iplerimi elime geçirmeyi başaramam. Ne kadar bağımsız olsam, yine bir işverenim vardır, müşterim vardır, hayatta kalmak adına teslim olurum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya işte anne, dışı yok ki toplumun, çıkmayı başarayım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynaya bakmadığım sürece neye benzediğimi ya da kaç yaşında olduğumu tamamen unutabiliyorum. Sabahları uyandığımda, nerede, hangi zaman diliminde ve ne halde olduğuma dair geçirdiğim adaptasyon sürecinin, benliğimde çoğunlukla sahip dahi çıkamadığım bir düş kırıklığı yaratmasına engel olamıyorum. Kötü bir hayatım olduğu için değil. Bilakis, dünyada benim kadar ayrıcalıklı yaşayan pek az insan var. Ancak bazen gerçekten hayatta olup olmadığımdan şüpheye düşebiliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatta olmak insana daha farklı bir duygu vermeliydi, biz bunu yanlış yaşıyoruz gibime geliyor. Necati beni mutlu etmeye çalışmayı bırakıp kendini mutlu etse, ben de beni mutlu etsem, ikimiz de gül gibi geçinip gitmez miydik? İlle işi karşılıklı ticarete dökmek zorunda mıyız? Sevgiyi kurumsallaştırmalarımız, aile yapısını güvence altına almalarımız filan yetmiyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Veletler sürekli kısaltmalarla konuşuyorlar ya şimdi, “seçose” “seni çok seviyorum” demekmiş, geçenlerde öğrendim.&lt;br /&gt;“Seni çok seviyorum.”&lt;br /&gt;Bu cümleyi kurmaya üşeniyor yeni nesil. En fazla o kadar sevebiliyor yani gariplerim. Saçlarını şekle sokmak için saatlerini harcamaya üşenmiyorlar elbette. Bu da onların normal olma biçimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışı yok, asla da olmayacak bu çemberin. O yüzden içini tamir etmek lazım da, ona da gücümüz yetmiyor. Duygusal devrim siyasal devrim yapmaya benzemiyor çünkü. Lideri yok, gerillası yok, silahı yok bu devrimin. Herkesin kendi yüreğini kendisinin ehlileştirmesi gerekiyor. Alışmamışız ki hayatlarımızın sorumluluğunu almaya. Suçlayacak birini bulamamak kimsenin işine gelmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir şey için söz vermek istemiyorum. Bana da söz vermesinler. Olsunlar, olmasınlar ama işin içine hiçbir zaman zorunlulukları katmasınlar. Başka türlü sevildiğini nasıl anlar ki insan? Başka türlü nasıl sevebilirim ki? &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4849690770729529960-8719084161528288878?l=the-benedicta.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://the-benedicta.blogspot.com/feeds/8719084161528288878/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4849690770729529960&amp;postID=8719084161528288878&amp;isPopup=true' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/8719084161528288878'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/8719084161528288878'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://the-benedicta.blogspot.com/2009/09/ici-dolu-tursucuk_12.html' title='İçi Dolu Turşucuk'/><author><name>Benedicta</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07984946873357215178</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://4.bp.blogspot.com/-Sxq8v58q1pI/TgfM5dYlB6I/AAAAAAAAAD8/zg97lKgkoQU/s220/me.jpg'/></author><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4849690770729529960.post-7773034002205041094</id><published>2009-08-28T17:54:00.002+03:00</published><updated>2010-12-20T21:12:00.708+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='stadyum'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='televizyon'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tırnak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='şarkıcılık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='iskelet'/><title type='text'>Montgomery Clift Çok Yetenekli Adamdı</title><content type='html'>Hiç küfür etmeyen insanlar var hayatta. Çoğunluğu kadın. Sinirlenince en fazla “terbiyesiz” filan diyorlar. Her şeyi eleştirir, güzel olan her şeyi de ayıplarlar. Nasıl deşarj olur bu insanlar diye hep düşünürüm. Acaba yatakta mı deliriyorlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanki sürekli beklemedeyim. Neyi beklediğimi bilmiyorum. Eskiden aşkı beklerdim.&lt;br /&gt;“Biri gelse, beni olduğum gibi sevse ve bütün şehir çekip gitse” derdim.&lt;br /&gt;Artık aşkı da beklemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ara dünya değişecek gibi geliyor bana hep. Hani bir sabah uyanacağız ve gerçeklik algımız tamamen kaymış olacak. Birden yerçekimi ortadan kalkmış gibi mesela. Ya da gökyüzü rengarenk olmuş gibi. Küfür etmeyen kadınlar yarı bellerine kadar evlerinin pencerelerinden sarkacak ve avazları çıktığı kadar;&lt;br /&gt;“Kıyaameeettttt!!! Kıyaaameeeettt!” diye bağıracaklar.&lt;br /&gt;Kafaları şişen kocaları da onları sarktıkları bu pencere önlerinde becerivermeyi hayal edecekler. Sırf karıları sussun diye. Ama buna yeltenmeyecekler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyi bekliyorum ben?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuvvetli bir rüzgar başladı dışarıda. Odam loş. Bu odayı seviyorum. Kafam iyiyken, yüksek bir falezin içine gömülüymüşüm gibi geliyor bazen. Hani camdan baksam okyanusu görürüm. İnsanların yanına da uçarak giderim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uçan bir denizkızı olduğumu görmüştüm bir kez rüyamda. Tombulcaydım, kuyruğum yeşildi. Upuzun, dalgalı, kestane rengi saçlarım vardı. Sürekli ağlıyordum. Sevgilim mi gitmiş, ne olduysa artık… Denizin iki üç metre üzerinden uçuyordum. Kıyı restoranlarından geçerken, masalardan içki aşırıp kaçıyordum. Sonra bir barmen bana beleş tekila verdi. Denizkızı oluşumu ilginç bulmuştu sanırım. Giden sevgilime küfürler savurarak üç-dört tane şat yaptım. Sonra baktım barmen bana asılmaya meyilli, uçtum, uzaklaştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları uydurmuyorum, gerçekten sarkastik bir bilinçaltım var. Üstelik çoğu zaman rüyalarımı kontrol de edebiliyorum. Dezavantajı da fazla uyumak. Bir yanda kontrol dahi edebildiğin, üstün güçlere sahip olduğun, zengin bir dünya var. Yoldan adam çevirip, yüzüne dik dik baktıktan sonra ona,&lt;br /&gt;“Sen şimdi benim bilinçaltımda neyi simgeliyorsun?” diye sorabiliyorsun.&lt;br /&gt;Pek sevmiyorlar bu tip soruları, ama gerçek hayatta bunu yapamazsın. Sokaktan birini çevirip,&lt;br /&gt;“Sen şimdi benim hayatımda ne arıyorsun?” diyemezsin.&lt;br /&gt;“Deli misin be, ben senin hayatında değilim ki!” der.&lt;br /&gt;Düpedüz hayatındadır oysa. Yoldan geçen adamdır. Figürasyondur, ama vardır. Yine de hesap soramazsın. Neticede sen de onun hayatında figüransın, figüranlığını bilmen gerekir. Geç yoldan, yürü git işte. Kimse kimseye bulaşmasın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de bir şeyleri kabullenmeyi bekliyorum. Ama teslim olur gibi değil, affeder gibi. Artık onu affedebilmek istiyorum. Bundan böyle asla ona ait günahları, korkularıma bahane olsun diye yeni baştan uydurmak zorunda kalmak istemiyorum. Sadece kendi günahlarıma sahip çıkmalıyım. Sadece kendi günahlarım bana sahip çıkmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüyalarda sıkıcı hiçbir şey olmaz. Yani otobüs bekliyor dahi olsanız, o sırada mutlaka bir atraksiyon gerçekleşiyordur. Biri vardır yanınızda, konuşuyorsunuzdur ya da hani bambaşka gelişmeler olur da, bir yere gitmeniz gerektiğini bile unutursunuz. Sonuçta hiçbir zaman mal mal dikilip, otobüs beklemezsiniz. Hayattaysa her an her boku bekliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Su siparişi verdim şu an ben mesela, sucuyu bekliyorum. Beklemek zorunda değilim elbette, ama üzerime, yabancı bir erkekle karşılaştığımda onu niyetim olmayan paylaşımlara heveslendirmeyecek giysiler giymeliyim. Yani aslında yeniden rahatlamayı bekliyorum da diyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beklemek gerilimli bir süreç. Bu gerilimin bir boşalma noktası olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedem karizmatik adamdı. Zamanının Ziverbey delikanlılarından… Demiryollarından işçi emeklisiydi. Tıraş olurken hep ıslık çalardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun yıllar akşamcıymış, nefis mezeler yapardı zaten. Rakı içmeyen kadından haz etmezdi mesela. Öyle bayramda seyranda rakı sofrası kurulunca, babaannem bile bir çay bardağına rakı koyar, adam gibi içemese de bütün gece o rakıyı mıkmıklanırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ketum adamdı, ağırdı filan ama beni çok severdi, bilirdim. Herkes karşısında el pençe divan dururken ben,&lt;br /&gt;“Öpmiycem seni dede, bak yine tıraş olmamışsın, sakalların batıyo!” diye adamcağıza posta koyabilirdim.&lt;br /&gt;Beni koltukaltlarımdan tutar, tam yüzünün karşısına getirir ve gani gani şefkat püsküren gevrek bir gülüşle;&lt;br /&gt;“Daha bu sabah sen geleceksin diye özellikle tıraş oldum, zilli! Hala nesi batıyor?” derdi.&lt;br /&gt;Zaten ben de sakallarından, sırf her seferinde onu güldürdüğüm için şikayet ederdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşamüstleri saat beşte Bostancı Tren İstasyonunun arkasındaki çay bahçesine gider, sağdaki büyük çınarın altında arkadaşlarıyla buluşurdu. Başlangıçta sekiz-on kişiydiler. Hepsi ütülü pantolon ve gömlek giyen, şapkalı, kasketli amcalardı. Yazın gömlekleri kısa kollu ve uçuk pastel renklerde olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçlerinden birinin bastonu vardı. En yaşlı ve sessiz olanları oydu. Benimle diğerleri kadar ilgilenmezdi ama, arada bastonunu at gibi bacaklarımın arasına alıp etrafta koşturmama izin verirdi. Gerçi ben daha ziyade yerdeki mıcırlardan ve etrafta bulduğum çerçöpten evler yapmayı seviyordum ama, o adamı ilgisiz bırakmayı da istemiyordum. Hastaydı ve çocuklardan pek hoşlanmazdı. Yine de kötü biri değildi. Muhtemelen, çocuk olmasam severdi bile beni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce o gelmez oldu çay bahçesine. Dedeme neden gelmediğini hiç sormadım. Teker teker eksildiler. Kalanlar zaman geçtikçe giderek sessizleşti. Dört kişi kaldıklarında, artık sadece oturur, hiç konuşmadan çaylarını içer olmuşlardı. Üç kişi kalmalarından kısa süre sonra dedem artık çay bahçesine gitmekten vazgeçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pencerenin önünde bir koltuğu vardı. Sabahları kalkar, kahvaltısını eder, o koltuğa oturur ve beklerdi. Hiç konuşmadan saatlerce dışarı bakar, öyle beklerdi. Hava güzelse, akşama doğru güneş çekildiğinde balkona çıkar, aynı tenha sokağı bu kez de balondan izlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir akşam yanına gittim. O sıralar on beş yaşındaydım. Bir süre onunla birlikte sessizce oturdum. Sonra,&lt;br /&gt;“Dede, benim için ıslık çalar mısın?” dedim.&lt;br /&gt;Hava alacakaranlıktı. Sokak boştu. Dedem başını öte yana çevirip,&lt;br /&gt;“Tövbe tövbe, gece gece şeytanları mı çağırtacaksın bana?” dedi.&lt;br /&gt;Gece vakti asla ıslık çalmazdı.&lt;br /&gt;“Dede, bırak şimdi şeytanları. N’olur, benim için ıslık çal!” dedim.&lt;br /&gt;Suratı ciddileşti önce. Başını öne eğdi. Sonra gözlerini boşluğa dikti ve çalmaya başladı. Adagio… Sonuna kadar. Sonsuza kadar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedem hayatında ilk kez o akşam, kararan havaya rağmen ıslık çaldı. Bittiğinde, başımı omzuna koydum ve babaannem bizi yemeğe çağırana dek, onunla birlikte öylece bekledim. Yaklaşık iki hafta sonra, dedem pencerenin önündeki koltuğunda öldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beklemek gerilimli bir süreç. Bazen onun için “acaba beklediği şeyi o sırada mı kabullendi?” diye düşünürüm. Hüseyin Bey o gece, tüm şeytanlarına kafa tutacak kadar cesur ve mağrurdu. Bense kendi şeytanlarımı tanımlayamamaktan muzdaripim belki de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölüm bana öyle uzak ki, gelirse aniden geleceğine neredeyse eminim. Ben kanserden ölmem mesela. Kanser olabilirim, ailemde de var, o ayrı, ama ölüm sebebim kanser olmaz. Belki trafik kazası, belki bir kalp krizi… Üzerime meteor dahi düşse, şaşırmamak lazım. Ben aniden giderim bu dünyadan. Zor geldim, ama fazlasıyla kolay giderim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse, neyi bekliyorum ben?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beklerken sigara içmek adettendir diye sigarayı da bırakamıyorum. Yaşlanıyor olmak ürkütücü bir süreç. Şimdiye dek sana keyif vermiş olan her şey, daha çabuk yıpranmandan başka bir halta yaramıyor. Sağlıklı beslenmek fazlasıyla yavan. Kimse kovalamazken sağda solda (hatta plastik bir bant üzerinde) koşup durmak daha da saçma. Hele varlığına ihtiyaç duyan insanlar yoksa etrafında, bir çocuk gibi mesela, alışık olmadığın biçimde çürümeye başlayan bedeninin çatırtılarını duymak bütünüyle can sıkıcı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi değilim bu ara. Ama kötü de değilim. Kabullenmeyi bekliyorum. Teslim olur gibi değil, affeder gibi. Teslim olmak hiç bana göre değil. Başarı nedir, bilmiyorum. Ama başarısızlıklarımı yargılamadan, kendi kendimi sakince onaylamayı bekliyorum. Halime gülüp geçebilmek istiyorum. Birinin beni sevmesine ihtiyaç duymadan, kendi kendimi sevebilmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıçımızla dağları devirsek, hepimiz toprak olup gidiyoruz. Montgomery Clift mesela, çok başarılı bir oyuncuydu, ama kaç kişi onu biliyor ve takdir ediyor ki? İnsanların onu tanımaması adamın yeteneksiz olduğunu mu gösterir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gündüz vakti bira içmeyi bırakmalıyım en azından.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4849690770729529960-7773034002205041094?l=the-benedicta.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://the-benedicta.blogspot.com/feeds/7773034002205041094/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4849690770729529960&amp;postID=7773034002205041094&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/7773034002205041094'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/7773034002205041094'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://the-benedicta.blogspot.com/2009/08/montgomery-clift-cok-yetenekli-adamd.html' title='Montgomery Clift Çok Yetenekli Adamdı'/><author><name>Benedicta</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07984946873357215178</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://4.bp.blogspot.com/-Sxq8v58q1pI/TgfM5dYlB6I/AAAAAAAAAD8/zg97lKgkoQU/s220/me.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4849690770729529960.post-3127374768665033784</id><published>2009-08-25T11:14:00.002+03:00</published><updated>2009-11-08T03:52:52.357+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='alkol'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='macun'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sergi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='nevresim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='simit'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kaleci'/><title type='text'>saçım sarı, gözüm mavi, güzelliğim avrupai</title><content type='html'>Kafam sürekli başka yerde bu ara. Ama bu başka yerin neresi olduğunu ben de bilmiyorum, bana da söylemiyor. Yine gizli işler çevirdiğine eminim, yakında çıkar foyası meydana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu bana çok sık yapar. Özellikle duygusal anlamda zorlandığım konularda. Onları bilinç yüzeyime çıkartmadan, altta bir yerlerde kendince damıtmaya çalışır. Hallediyor da epey bir şeyler ama o sırada olan benim uyku düzenime, iştahıma, motivasyonuma oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her günüm aynı geçiyor bu ara. Günde on iki saat filan uyur oldum. Geceleri sabaha kadar oturuyorum, çünkü insanlar zararsızken aklımı döke saça çalışmayı daha çok seviyorum. Gerçi çalışıyorum da ne oluyor, sabaha kadar yapıp, bir ertesi sabaha kadar bütün yaptıklarımı bozmuş oluyorum. Ömrüm boyunca ortaya iyi bir şeyler koymak zorunda hissettim kendimi. Bu da bir tür rahatsızlık olsa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendime dışarıdan bakıyorum bazen, hiç normal birine benzemiyorum. Evden dışarı çıkmadan yaşıyorum. Paramı evden kazanıyorum, dostlarımı evde ağırlıyorum, hareketsizlikten üç yüz kilo olmadığım için genetik yapıma şükretmeliyim. Arada dışarı çıkmak gerektiğini biliyorum aslında, hatta hava da güzel, ama bu odada sanki güvendeyim. Tetikte değilim. Şu sıra insanlarla mecburi diyaloglara girmek zorunda kalmamak bana iyi geliyor.&lt;br /&gt;“Bir Kadıköy uzatır mısınız, rica etsem?”&lt;br /&gt;“Hayır, bozuğum yok maalesef.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir aşk öyküsü yazmak istiyorum. Hepsi tek mekanda geçsin, ucuz ucuz çekelim, bitsin diyordum ama, bütçesizlik yüzünden aşkı da tek mekana sıkıştıramam ki. Doğasına aykırı. Ayrıca klostrofobik bir aşkı kim ne yapsın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çatıya çıksınlar mesela bir sahnede, biz çıkmıştık. Aşağıda şirketin partisi vardı. İki şişe şarap yürütüp bilgi işlem odasının penceresinden çatıya tırmandık. Eteğimin yırtmacı daha da söküldü tırmanırken, topuklu ayakkabılarımı server’ın dibinde bırakmıştım. Sonra sarhoş olup, aşağıdaki kokoşların kafasına işeme fantezileri kurduk. İşemedik tabii, yakalanırız diye. Kaçabilecek olsak belki de işerdik. O akşam ilk kez baş başa kalıyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk da böyle bir şey zaten. Bir tür suç ortaklığı. Biraz dışarı çıkmak, biraz kafa tutmak, kendi kendine işeyemeyeceğin adamların üzerlerine birlikte işemenin hayalini kurmak. Birlikte. Kilit kelime bu sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlatacağım hikayenin bir önermesi olmalı. “Aşk aklın bir oyunudur” dedi geçende Emir. “Durduk yere yanan sobaya elini değdirmezsin. Biriyle ilişkiye girmek de yanan sobaya el değdirmek gibidir. Aklın oyun oynamazsa bunu beceremezsin.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halkın kendini yakın hissedebileceği, ortalama bir çift seçeyim dedim önce. (Halk da ne menem bir şeyse…) Hani şöyle oğlan Toyota servis şefi, kız lisede öğretmen, sıradan tipler. Hep sanatçısı, reklamcısı, sosyetesi mi yaşar bu aşk denen mereti? Yaz işte, dokunulabilir tipler olsunlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi de, ben dokunmamışım ki öyle insanlara. Tanımıyorum ki normal birilerini, tıkandım tabii. Otoriteyle oldum olası dertliydim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eyes Wide Shut’daki hikaye işte. Alt sınıf ve üst sınıf uçlarda yaşarken, orta sınıf her ikisini de var edebilmek için dengeli ve disiplinli bir yaşam biçimini benimsemek zorundadır. Ben o disiplinli insanları tanımıyorum. Yani tanıyorum da, lisedendir, samimi bile değilizdir, öyle yani… Nasıl yaşarlar, bu hayata nasıl katlanırlar bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir belgesel için Bakü’ye gitmiştik. Petrol firmalarından birinin genel müdürü, otuz beş- otuz altı yaşlarında genç bir türktü. Evli, biri kız biri oğlan iki çocukları var ve Bakü’de, bir otelin kabus mobilyalarla döşenmiş pahalı suitinde yaşıyorlar. Tam anlamıyla örnek bir aileydi. Röportaj için hazırlanırken, kendimi kadının yerine koydum. Evet birbirinden güzel iki çocuğu, kariyerli bir kocası, sözde refah içinde bir hayatı vardı. Ama Allahın Azerbaycan’ında, kristal avizelerin kabak gibi aydınlattığı, rahatsız, varaklı koltuklarla döşeli lacivert-beyaz buz gibi ortamda, altın kafesteki kuş gibiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ara adamın başka kravatı olup olmadığını sordu zevzek yönetmen –ki zevzekliği ayrı hikaye, bir gün belki anlatırım- kadın bir koşu gidip adamın bütün kravatlarını getirdi. Yönetmen baktı, baktı ve içlerinde olmayan tek rengi sordu:&lt;br /&gt;“Mavi kravatı yok mu hiç?”&lt;br /&gt;Kadının ağzının kenarında çok tatlı bir kıvrım oluştu o an. Böyle hem kibar, hem alaycı, gözleri kocasına kaydı, elini adamın omzuna koydu ve hala ona bakarak, çok şefkatli bir tonlamayla;&lt;br /&gt;“O asla mavi kravat takmaz.” dedi.&lt;br /&gt;O zaman anladım, kadının aslında ne kadar mutlu olduğunu. Sonra, deneyimleme biçimi nasıl olursa olsun, bir erkeği öyle sevebilmeyi çok özlediğimi fark ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bir ekstaz hali. Ama aynı zamanda içinde planlanmamış bir güzellik de gizli. Son derece gerçek bir güzellik. Emir’in dediği doğru.&lt;br /&gt;“Aşk çukurları… Sanki yalan gibi. Hayatı geçirebilmek için aklın bir oyunu bu. Ama o çukurda yine de bir şeyler var. Şeker gibi, deniz gibi, güzel bir rüzgar gibi şeyler. Tamamen yalan olan aşkın içinde başka bir aşk daha var. Şöyle bir buçuk İskender yemişsin gibi bir duygu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu anlatmak lazım aslında. Nasıl anlattığımın önemi yok. Adam doktor olmuş, kız manikürcüymüş, önemli olan oyunlarına sahip çıkmaları. O oyunu “birlikte” ne iyi oynadıklarının bilincine varmaları. Çocukken de öyle değil miydi? Bazı oyun arkadaşlarımız vardı, onlarla birlikteyken ruhumuz sıkılırdı. (“Ulan, bu kazmanın da neresi korsana benziyor?” demişliğim vardır benim mesela.) Ama bazılarıyla da birlikteyken zamanın nasıl geçtiğini anlayamazdık. Çünkü onlarlayken oyun çok gerçekçi olur, hatta bir süre sonra ister istemez gerçekleşirdi. Karnımız deli gibi aç olduğu halde, annelerimizin “yemek hazır” çağrısını bu yüzden küfür gibi algılardık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşka tam da bu noktadan bakmak istiyorum. “Ulan, ne güzel oynuyoruz!” noktasından. Zaten derdimiz gücümüz bu değil mi? En keyifli oyun arkadaşını bulmak. Gerçekleşmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir akşam televizyon izliyoruz -Las Vegas dizisiydi galiba- karakterler sabah uyanmış, şampanya içiyorlar. Ben muhtemelen yün örüyordum bir yandan. Yeşil çay içiyoruzdur kesin.&lt;br /&gt;“Nasıl bir şey acaba sabah uyanıp şampanya içmek? Ben hiç içmedim kahvaltı niyetine” dedim.&lt;br /&gt;“Bilmem, çok acayip değildir herhalde” dedi.&lt;br /&gt;O gece terasta yattık. Yağmur yağacak gibiydi ama “yağarsa kaçarız içeri” demiştik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah hava bulutluydu, yağmur yağmamıştı. Uyanıktım ama henüz gözlerimi açmıyordum. Islık çalarak mutfaktan geliyordu. Melodisi yaklaştı, yaklaştı, iyice yakınlaştı ve iki zarif çınlama sesinin ardından yavaşça uzaklaştı. Gözlerimi açtım. Karşımda iki kristal şampanya kadehi duruyordu.&lt;br /&gt;“Hassikkktiiirrr!!!” dedim yatakta doğrularak.&lt;br /&gt;Filmlerde hiçbir kız böyle bağırmaz mesela.&lt;br /&gt;“Ah, Necati! Sürprizlerle dolusun!” filan derler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuzeninin hostes bir kız arkadaşı vardı, arada onlara yabancı içki getirirdi. Evde bir şişe şampanya varmış öyle. Sabah erken kalkıp onu almaya gitmiş, ardından iki kristal kadeh satın almış, eve gelip meyveler dilimlemiş, beni öyle uyandırıyor. Yağmur yağdı yağacak. Hafta sonuydu. Mantar aşağıya uçmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rahat akmalı öykü, samimi olmalı. Ne iş yaptıkları önemli değil, aşkı nasıl oynadıkları önemli. Ne kadar gerçekleşebildikleri…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün öğlen beni bekleyecek olan biri var. Gitmemek hiç bu kadar zor olmamıştı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4849690770729529960-3127374768665033784?l=the-benedicta.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://the-benedicta.blogspot.com/feeds/3127374768665033784/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4849690770729529960&amp;postID=3127374768665033784&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/3127374768665033784'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/3127374768665033784'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://the-benedicta.blogspot.com/2009/08/sacm-sar-gozum-mavi-guzelligim-avrupai.html' title='saçım sarı, gözüm mavi, güzelliğim avrupai'/><author><name>Benedicta</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07984946873357215178</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://4.bp.blogspot.com/-Sxq8v58q1pI/TgfM5dYlB6I/AAAAAAAAAD8/zg97lKgkoQU/s220/me.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4849690770729529960.post-5290740614783535322</id><published>2007-07-28T05:54:00.000+03:00</published><updated>2007-07-29T18:21:32.050+03:00</updated><title type='text'>Ben bu gece bir bok yedim</title><content type='html'>Dedim ki geçen akşam Ferda’ya;&lt;br /&gt;“Hani biz seninle leb demeden leblebi tozunu püskürtüyoruz ya, hani sen Emrah’la da öylesin, işte entelektüel uyum, iyi seks, medeniyet derecesi filan hep teknik meseleler… Asıl aşkı aşk yapan şey, o özel iletişim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ferda hak verdi bana. Zaten iyice saçmalamıyorsam, çoğunlukla hak verir. Hani tam anlamıyla katılmadığı durumlarda bile önce hak verip, sonra neden katılmadığını dile getirir. Çok kalite kızdır, Ferda, onun gibi bolca insan olsa keşke etrafta…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bunun için iki şey gerekli” dedi sonra. &lt;br /&gt;“Yetenek ve zaman… Karşındaki özel bir dili yakalayabilecek yetenekteyse, zamanla bu er ya da geç oluşur.”&lt;br /&gt;Her seferinde o kadar sabırlı mıyız, emin değilim gerçi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedir sahi aşkı aşk yapan?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani birini çok arzulamak, gece gündüz takıntılı biçimde onun yanında olmayı istemek, her hareketine bir isim, bir anlam yüklemek ile tanımladığımız aşkı kastetmiyorum elbette. İngilizcede bunun için özel bir kelime uydurmuşlar; “infatuation”… Bizde yok maalesef. Gerçi biz de “aşk”ı uydurmuşuz, “sevgi”den ayırarak… O belki daha hoş, en azından içerik bakımından…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşktan kastettiğim, hormonal sayımlara göre ömrünü ortalama üç yılda tüketmeyen, sadece hayata meydan okuyabilecek potansiyeldeki insanların deneyimleyebileceği o özel duygu… Ruhu kavrarken, bedeni tüm acizliğiyle kendine bir tür “gönüllü” tutsak kılabilen; bir dosta duyulandan çok daha yoğun ve özel olan o zaman zaman komik, zaman zaman erotik iletişim biçimi… Dünya üzerinde olup olabilecek en samimi, en dolaysız etkileşim… Karşılıklı kompleksleri, zaafları bile eğlence unsuruna dönüştürebilecek ileri düzeydeki barış seviyesi… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aşk” kelimesini bunun için kullanamazsam, başka hiçbir şey için kullanamam…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçinde samimiyet olmayan bir şeye “aşk” demek kadar büyük pek az gaflet olsa gerek… İşin dilbilimci tarafı beni ilgilendirmiyor, ben kendi sezgilerimin yardımıyla konuşuyorum –ki aslında dil, sezgilerle algılanmak üzere icat edilmiş olmasına rağmen, onları kalıplara sıkıştıran da yine bizleriz – ve haliyle tamamen kişisel ilham dünyamdan referans aldığımı belirtmek isterim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen Cumartesi biriyle tanıştım. Gözleri merak dolu, şaşırtıcı derecede iyi niyetli ve özünde çok masum biriyle… Onu çok arzuladım. Sadece bedenini değil, gözlerinde asla inkâr edemeyeceğim biçimde parlayan o acıtıcı iyi niyetini arzuladım. Bana ister istemez yönelttiği ve anlamlandıramadığı korkusunun üstesinden gelirkenki bilinçsiz cesaretini kıskandım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam bir geri zekâlıyım. Bu gece kafasını çok karıştırdım ve onu kendimden alabildiğine uzaklaştırdım. Kendimi ona layık mı bulmuyorum, yoksa onu hastalıklı aşk anlayışımdan mı koruyorum, bilmiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedim ki ona;&lt;br /&gt;“Lütfen, sev beni!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir şey söylenir mi ki kimseye?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haliyle direk alkol oranımı sorguladı ve haliyle ben de direk sinirlendim. Alkol oranımı sorgulaması değildi elbette sinirlendiğim, beni ancak böyle tolare edebileceği bir cümle kurmuş olmama sinirlendim. Kendime kızdım yani…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa kim olsa alkolde arardı sebebini… Neden biri “lütfen, sev beni” gibi anlamsız bir cümle kurar ki yeni tanıştığı flörtüne? Sabaha kadar ağlasam, yine iflah olmam. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ezberleme sevemem ki seni, böyle bir talebi nasıl değerlendirebilirim?” dedi…&lt;br /&gt;“Beni eve bırak, lütfen” dedim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki sandı ki, ben ona “beni sev” dediğimde, beni seviverecek… Belki de sandı ki, ben ona “beni sev” dediğimde sevemezse, hayata ihanet edecek… Muhtemelen sandı ki, ben ona “beni sev” dediğimde benim iznim olmadan kimseyi sevdiğini söyleyemeyecek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi ki ona “Lütfen, âşık ol bana!” demedim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten bunu söyleyemezdim. Sevgi, dilenilmesi ekmek kadar hoş görülebilir bir olguyken; aşk dilenmek en iffetli kadını bile bir anda orospu kılabilecek miktarda laneti bünyesinde barındırır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında temsil etmeye çalıştığım değerleri taşıyan bir kadına âşık olmasını ve bu yolla onu manipüle edebilme yeteneğimi konuşturmayı tercih etseydim, muhtemelen şu an Boğaz Köprüsünün üzerinde “Gelmiş geçmiş tüm seçimlerimden ben sorumluyum!” diye bağırıyor olurdu. Ama ben zaaflarımla, üzerlerine sayfalarca ahkâm kesebileceğim doğrularımın yaşamımdaki tüm zavallı ve yetersiz izdüşümleriyle, sonsuza dek arkasında duracağım bütün korkularımla ona kendimi sunmak istiyordum. &lt;br /&gt;“Ne kadar dönersem döneyim, kıçım daima arkamda, sevgilim!” demek istiyordum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beceremediğimiz nokta da bu zaten… Kendimizde yüzleşemediğimiz zayıflıklar yüzünden, başkasının zayıflıklarından öcü gibi korkuyoruz. Sanıyoruz ki; “Ben kendi derdimi yüklenemezken, başkasının sorunları beni kim bilir nasıl göçertir…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazılarımız da tam tersi; “Ben bu kendime ait olmayan ağır yükün üstesinden gelebilirsem, kendi sorunlarımı havada karada hallederim” diyebiliyorlar gerçi… Yine de o da direk kendilerine odaklı bir menfaatin umudu oluyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşkın bendeki kelime anlamı pek ağır… İstiyorum ki daha bismillah, ilk market alış-verişimize çıkmadan kimse “ayrılınca dost kalalım mı, şekerim?” demesin. İstiyorum ki, hangi aşamada olursak olalım, kimse aşkın sonuna dair olumlu ya da olumsuz bir cümle sarf etmesin. İstiyorum ki, yıldızlar olsun, sonra gün doğsun, derken olması gerektiği için olması gereken her şey olsun, ama kimse bunlar hakkında kesin hüküm vermesin…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstiyorum istemesine de, adama “beni sev” demeden de duramıyorum. Gerçi “sev” geniş zaman kipi… Ama bu daha da ürkütücü olsa gerek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niye ona “beni sev” dedim ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İlk olarak, diyebilmem bile büyük başarı aslına bakılırsa, fakat o bunu doğal olarak bilmiyor…&lt;br /&gt;- Sonra, serde güvensizlik var… “Ya seviyormuş gibi görünürken beni sevmezse?” diyorum… (Sanki “olur severim” dese bir halt olacak…)&lt;br /&gt;- Bir de itiraf edemediğim kaygılar söz konusu: “Ya, bir şey var, hani her şey yolunda, görmesine tüm şeffaflığıyla görüyorsun, dokunmasına dokunuyorsun da arada strech film var sanki hiçbir şey tam olmuyor” psikolojisi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii tam tersi olarak, ağzımdan çıkanın kulağım tarafından fena halde azarlandığı unsurlar da mevcut…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— Manyak mısın kadın sen? Ne zavallı bir laf bu! Şu ana kadar adamın gözünde yüz üzerinden yüz bin puan sahibiydin, karizma bu kadar mı acımasızca çizilir? “Lütfen sev beni”ymiş… Bir de üşümüş yavru köpek bakışı atsaydın bari… Havla hatta…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan bazen sıkı saçmalayabiliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de neden “Lütfen, beni sev” diyebiliyoruz? Böylesine zayıflık göstergesi bir arzunun dile (alkollü ya da alkolsüz) gelebilmesi nasıl mümkün oluyor? (Kardeşimin nişanlısı da kardeşime sık sık sarf ediyormuş aynı cümleyi. Ucube olmadığım sonucuna da oradan varıyorum.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kötü niyetli değiliz aslında. Belki çocukluğumuz boyunca gözlerimizden fışkıran sessiz sözcükleri kusuyoruz, artık hak kazandığımıza ikna olduğumuz, geç kalmış o masum şımarıklığımızla… Belki korkaklığımıza hesap soruyoruz… Belki de ilk kez reddedilmeyi göze alıyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belli ki bir yerlerde sevilebilir olduğumuzdan şüphe de ediyoruz. Hem bu hatırı sayılır türden bir şüphe… Vaktinde kendimizi çatır çatır sorgulamış, yargılamış ve cezalandırmışız. Henüz hala hüküm altındayız. Ah bu kompleksler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yok yok, kötü niyetli değiliz. Her önümüze gelene sarf etmiyoruz ki bu cümleyi! Tamam, Kaf dağının ardından Anka tüyü getirdi diye de seçmiyoruz o kimseyi, ama bu bir tür içgüdü nihayetinde… Özel bir tarafı oluyor iletişimin ki, yüz buluyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de iyi ki “Lütfen, âşık ol bana” demedim ona…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, biri bana “Lütfen, sev beni!” dese kıçım kalkar mıydı? Hani doğruya doğru, ne hissederdim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevap veriyorum; biraz kalkardı. Tamam, elbette ki bunu söyleyen kişinin bunu benden mi yoksa sevilmeyi dile dökecek kadar arzuladığı için herhangi birinden mi beklediği konusunda şüpheye düşebilirdim. Ama nihayetinde bu dile gelme hali “benim” karşımda oluşan bir cesaretten kaynaklandığı için onur da duyardım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, karşımdakine ne yanıt verirdim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım benim de kendisinden hoşlandığım biri olsa şöyle derdim:&lt;br /&gt;“Lütfen, sen de seni Allah’ına kadar sevebilmeme izin ver!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çok önemli… Biri sevse diğeri izin veriyor mu ki? Talep edilmesine ne bakıyorsunuz? Mümkün olsa, kişi ekstra yardım istemez zaten…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç saat öncesiydi. Dedim ki ben bu adama:&lt;br /&gt;“Kalbim, bir insanın alabileceği en büyük hasarlardan birini aldı, ama bu aşka olan inancımı hiç olmadığı kadar güçlendirdi. Ben sonsuz aşkın var olabileceği teorisini savunuyorum. Bence bu o sözünü ettiğim özel iletişimle alakalı…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O da kırıla döküle dedi ki bana:&lt;br /&gt;“Ya tabii, ben de buna inanmak isterim, ama iki insan geçmişte pek çok paylaşımda bulunmuşsa ve artık birbirini yeteri kadar arzulamıyorsa, her şeye rağmen arkadaş olmamaları için bir neden yok…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de dedim ki ona:&lt;br /&gt;“Bir insan diğeri yanında yokken bile, o ortamda onunla olsa birlikte neleri gözlemleyebileceklerini, neyin üzerine ne geyik çevirebileceklerini, nelere gülebileceklerini biliyorsa, o insana bayılır. Değil ki bir de bu insanla sevişmek ona hangi cinsiyete mensup olduğunu yoğun biçimde hissettirebiliyorsa, o insana âşık olunur. Böylesi bir aşk da, iki hormona, üç seneye kurban gitmez, en fazla arada bir birbirlerini değil, seksi arzulamadıkları için arada sevişmezler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O tabii bana şöyle dedi:&lt;br /&gt;“Tamam, canım, olsa ne güzel olur, ama olmasa da arkadaşlık bozulmamalı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben çaresiz:&lt;br /&gt;“Elbette, bozulması çok samimiyetsiz olur” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu arada, ben kadınları akıllı, kavrayış yeteneğine hâkim, incelik sahibi, birikimli oldukları sürece çekici bulurum. Senin güzel olman burada ayrı bir şey. Yani şikâyetçiyim diye söylemiyorum, ama şart değildi hani…” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette ki bu cümleden sonra onun kollarına “Lütfen beni sev” diye atlamadım, o kadar da hor görmeyin beni! Yine de konu buralardan dönüp dolaştığı için, adamcağızı nasıl ürkütmüş olabileceğimi tahmin etmelisiniz diye tüm bunları anlattım. Hani Sezar’ın hakkı da Sezar’a…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne kadar karizmatik başlayan bloğum, şu an ne hale geldi… İşte ilişkilerim de böyle oluyor sanırım. Biraz fazla “iyi” bir tablo çiziyorum ve kendime dair sıradan insan zaaflarını içeren bir açı sunduğumda, karşımdakini peri masalından buz kovasıyla uyandırıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle anti-kahraman bir üslup çok daha iyi… Belki sayesinde sosyal ilişkilerimi de daha sağlıklı hale getirebilirim… Zaten ne demişti Necip, dur:&lt;br /&gt;“Sen pop-saykoloci yapıyorsun” demişti… Bu adam da “öznel idealistsin” diyor. Bunlar kendime yakıştıramadığım tabirler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de ben adama iyi ki “Lütfen, bana âşık ol!” dememişim…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4849690770729529960-5290740614783535322?l=the-benedicta.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://the-benedicta.blogspot.com/feeds/5290740614783535322/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4849690770729529960&amp;postID=5290740614783535322&amp;isPopup=true' title='15 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/5290740614783535322'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/5290740614783535322'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://the-benedicta.blogspot.com/2007/07/ben-bu-gece-bir-bok-yedim.html' title='Ben bu gece bir bok yedim'/><author><name>Benedicta</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07984946873357215178</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://4.bp.blogspot.com/-Sxq8v58q1pI/TgfM5dYlB6I/AAAAAAAAAD8/zg97lKgkoQU/s220/me.jpg'/></author><thr:total>15</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4849690770729529960.post-2617621700599387865</id><published>2007-06-26T16:31:00.000+03:00</published><updated>2007-06-26T16:43:35.375+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='güven'/><title type='text'>Güven -II-</title><content type='html'>&lt;div align="right"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Lenore'nin &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;a href="https://www.blogger.com/comment.g?blogID=4849690770729529960&amp;postID=3231523404998072933"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;yorumuna&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; cevaptır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Lenore,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi gerekliliğini, değerini, önemliliğini sürekli sorgulayan bir zihin yapısına sahibiz. Her an kuşkuyla yaşıyoruz:&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;"Acaba yeterince özel miyim?" &lt;/blockquote&gt;İşletim sistemlerimizde böyle bi bug mevcutken, benliklerimizi hali hazırda süregelen doğal akışa bırakmamız mümkün olmuyor. Çünkü gözlemlediğimiz ortamın bir parçası olduğumuzu farkedemiyoruz. Kavrayışımızı sürekli “dünya ve ben” diye ikiye bölerek, kendimizi algıladığımız evrenden soyutlama eğilimindeyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık birbuçuk aydır, sekiz-on metrekarelik bir odada, benden başka beş ayrı kadınla birlikte çalışıyorum. Odaya geldiğimden beri varlığıma alışamadılar, hatta benden hoşlanmadıklarını çekinmeden gösteriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlara benzemiyorum. Beğenilerimiz, alışkanlıklarımız, yaşam tarzlarımız çok farklı. Beni dışladıklarını her fırsatta belli etmeye çalışan yabani tavırlarına sessizlikle yanıt verdiğim için, gereksizce tehlikeli olduğumu sandıklarından da eminim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, benim bu odadaki varlığım habitatımızı nasıl etkiliyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle etkisiz olduğumu söylemek mümkün değil, çünkü eylemsel anlamda net bir tavrım olmasa da, varlığıyla ortam değişkenlerini en çok aktive eden kişi benim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse odanın bir parçası mıyım?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son derece belirgin biçimde bu odanın bir parçasıyım. Her ne kadar hem onlar beni, hem ben kendimi bu odaya ait hissetmekte zorlansam da, odanın bu halinden hepimiz eşit oranda sorumluyuz. Ben farklı olduğum için, onlar ise bu farktan rahatsız oldukları için, içinde bulunduğumuz atmosferi hep beraber şu anki konumuna getiriyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki masamda duran hesap makinesi, odanın varlığını ne derece etkiliyor? Gayet etkisiz bir eleman olduğu düşünülebilir, ama önemlilik açısından benden daha düşük değere sahip değil. O hesap makinesi burada olmasa, oda şu andaki odaya çok benzeyen, yine de farklı bir versiyon olarak açıklanması gereken bir oda olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her an eşsizdir ve her birimiz, bu eşsiz anların benzersiz birer parçasıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oda, içinde bulunduğumda varlığımdan ne kadar etkileniyorsa, yokluğumdan da aynı biçimde etkilenir. Dolayısıyla hem varlığım hem de yokluğum odayı eşit ölçüde değiştirebilme gücüne sahipse, benim bu odaya ait olup olmadığımı sorgulamam son derece anlamsızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette gündelik kaygılar içerisinde vizyonumuz daralır ve dahil olduğumuz her resme bu mesafeden bakamayız. Hayatta kalmak adına topluca yarattığımız ortak düzenin açıkları, bizi yaşamı bu biçimde değerlendirebilme yetisinden her fırsatta uzaklaştırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek bir damla, okyanusun tüm muhteviyatını içinde barındırır ve bütünle bir olduğunda, o damla okyanustur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizler aslında okyanusken, kendimizi ayrı birer su damlası kılmaya uğraşıyor, ardından “Acaba ne işim var benim okyanusun içinde?” diye hayıflanıyor, bu şaşkın tavrımızın nedenini “zeka ve muhakeme yeteneği sahibi” olmakla açıklıyor, böylece varlığımızı özel ve üstün atfediyoruz. Oysa okyanusun kendisiyiz, sandığımızdan çok daha bilge ve kudretliyiz, sadece doğamızı yadsıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demişsin ki;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;"Hem sevip hem güvenmek zor, sevmediğinde güven söz konusu bile olmuyor zaten."&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Sevgi sandığımız şeyin, gerçekten sevgi olduğundan emin miyiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa zavallı mülkiyetçi zaaflarımız yüzünden özgürce yaşanması gereken bir duyguyu yaptırımlara boğup, üzerinde haklar hukuklar icad ederek, yetinmeyip imzalarla kanunlarla sürekliliğini güvence altına almaya çalışarak bir amorfa dönüştürüp, buna da “sevgi” mi diyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aksi halde sevmek neden güvenmeyi zor kılsın ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sevgi ilişkisinde güven adını verdiğimiz şey, “Bu insan benimdir!” diyebilme garantisi mi? “Hep benimle olacak ve beni sonsuza dek sevecek!” Her şeyi kontrol altında tutmaya o kadar meraklıyız ki, sevgi bile bizim denetimimizde olmalı sanıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukken masallarda, birini kendine büyü yoluyla aşık eden insanları düşünüp, bundan nasıl bir tatmin duyulabileceğini anlamaya çalışır, işin içinden bir türlü çıkamazdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aslında beni sevmediğini, sadece büyülendiği için yanımda olduğunu bildiğim biri, sevgime karşılık alma mutluluğunu bana nasıl tattırabilir ki? Sevdiğim birini neden kendime tutsak edeyim? Gerçekte istemediği bir şeyi ona neden zorla direteyim? Seçme hakkını elinden nasıl alırım?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgi söz konusu olunca icad ettiğimiz saçma sapan yaptırımlar, bu büyülerden de beterdir. Çünkü büyülenen kişi hiç olmazsa, kendi iradesine uygun davranmadığının farkında değildir. Oysa “Beni seviyorsan bunu yap!” tavrı, işi direk ticarete dökerek, uzun vadede tüketir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış anlıyor, yanlış kodluyoruz her şeyi. Sevgide güven, bilakis “Sonsuza dek yanımda olacak mısın?” kaygısı taşımamaktır. Çünkü hür iradeyle seçilmiş, karşılıklı keyif alınan ve bir olunan her an zaten sonsuzluktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında sadece “durumlar” yaşıyoruz ve her yol eninde sonunda Bağdat’a çıkıyor. Önemli olan yolların kendi kendilerini açtığı, kararların kendi kendilerini verdirdiği o güven duygusunu yaşayabilme becerimizi, zihnimizin tüm engellerine rağmen uyandırabilmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kolay değil, biliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de, kendi adıma deniyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4849690770729529960-2617621700599387865?l=the-benedicta.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://the-benedicta.blogspot.com/feeds/2617621700599387865/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4849690770729529960&amp;postID=2617621700599387865&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/2617621700599387865'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/2617621700599387865'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://the-benedicta.blogspot.com/2007/06/guven-ii.html' title='Güven -II-'/><author><name>Benedicta</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07984946873357215178</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://4.bp.blogspot.com/-Sxq8v58q1pI/TgfM5dYlB6I/AAAAAAAAAD8/zg97lKgkoQU/s220/me.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4849690770729529960.post-3231523404998072933</id><published>2007-06-22T16:43:00.000+03:00</published><updated>2007-06-22T16:57:53.902+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='güven'/><title type='text'>Güven</title><content type='html'>&lt;div align="right"&gt;“Korku, çekinme ve kuşku duymadan&lt;br /&gt;inanma ve bağlanma duygusu, itimat.”&lt;br /&gt;TDK &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bu sabah uyandım, yataktan kalktım, banyoya yürüdüm, yüzümü yıkadım, dünden kalma makyajımın kalıntılarını silip saçlarımı topladım. Bu eylemleri yaparken ne uyandığım mekana karşı bir yabancılık hissettim, ne “ayakta durabilir, yürüyebilir miyim” diye kuşku duydum, ne de aynada gördüğüm yüzü yadırgadım. Tek kaygım, işe vaktinde yetişmekti. Çünkü, algımda o ana dair birincil belirsizlik buydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güven, içinde bulunduğumuzda aklımızı kurcalamayan bir duygudur. Sadece zedelenmesi halinde, kişisel dünyamızdaki görünmezliği kaybolur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişisel dünya diyorum, çünkü güvende olma hali son derece kişisel kriterlere dayanır. Neyin rahatsızlığını çekmiyorsanız, o konuda güven duyduğunuz söylenebilir. “Değerini kaybedince anlamak” tabiri ise, en çok güvenin yanına yaraşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzmek, bisiklete binmek, araba kullanmak, koşmak gibi, gerçekleştirebildiğimizden emin olduğumuz sürece üzerine düşünme gereği duymadığımız öyle çok şey yaparız ki…Oysa yapabilirliğimizden birkaç saniye şüphe etsek, her şey alt üst olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tanrım ben şimdi bu bacağımı ileriye atarken diğerinden destek alıp hiç korkmadan bedenimi öne doğru nasıl savuruyorum? Ya yeterince sekronize hareket edemezsem? Ya birden yere kapaklanıverirsem???”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa bunları aklınızdan geçireceğiniz yerde, onbeş-yirmi metre koşarsınız zaten…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güven, hataları minumuma indirir, çünkü analizi geri plana çekerek, sezgileri öne sürer. Ah ne huzur dolu bir varoluş halidir o, farkına bile varmadığımız… Bir tür meditasyondur, nefes alıp verirken, gülerken, severken hissettiğimiz, önemsemediğimiz… Ne güzel, ne mutlu bir unutuştur…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güvensizlik ise bir tür lanettir. Sürekli ayaklarınıza dolanan yapışkan, arsız, pis kokulu bir ucube gibi, nereye giderseniz gidin, ne yaparsanız yapın, her şeyi mahfetmek için sizinledir. “Analiz etmeliyim, kontrollü olmalıyım” diye hata üstüne hata yapar, çuvalladıkça daha da güvensiz olur, en sonunda dibe vurursunuz. O ise yerde yatan cesedinize bakıp kıs kıs gülerek, “Ben söylemiştim!” der size…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güvensizlik bakterili ortamda hızla büyüyebildiği gibi, bulaşıcı da olabilir. Bu konuda sadece taşıyıcı olanlar genellikle politika, sigortacılık, avukatlık veya reklamcılık yaptıklarında, kariyerlerinde kolay yükselirler. Çünkü ikna yöntemiyle birini güvensizlik çukuruna rahatça yuvarlayabilir, hatta çeşitli manipülasyon teknikleriyle kitlesel dengeleri dahi alt-üst edebilirsiniz. Yine de son safhada güven yitirmek, kişinin yalnızca kendi iradesine bağlıdır. Elbette baskı altında iradeyi korumak da hiçbir zaman kolay olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de kendi güvensizliklerini başkalarına bulaştıranlar vardır ki, onlar sadece kımıl zararlılarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güvensizliği belirsizlik yaratır. İnsan öyle tuhaf bir mekanizmayla çalışır ki, bir sonraki gün hakkında ne kadar sağlam tahminlerde bulunabildiğine inanıyorsa, kendisini o kadar korunuyor hisseder. Öngörebildiğini varsaydığı her şey, sonu felaket dahi olsa, zavallı küçük evreni için belirsizlikten iyidir. Bu yüzden kötü işlerde çalışmaya devam edilir, kötü evlilikler yürütülür, insanlar mutsuzluğu bilinçli olarak seçmeyi sürdürüp, sadece tekrar tekrar durumlarından yakınarak teselli bulurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek güvenin verdiği o esrik unutuşa duyduğumuz özlemle, kendimize imitasyon güvenceler uydurarak hayatı kavramayı reddederiz. Belirsizlik kabusundan kaçmak için, güvensizliğimizi, kuyruğunu yiyen yılan gibi üzerimize örteriz. Kaçtığımız yere sığınır, sığındığımız sıkıntılara esir düşeriz. Aslında kim olduğumuzu, ne istediğimizi, neleri başarabileceğimizi görmezden gelir, kımıldamadığımız sürece yediğimiz her darbeye şükrederiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alışık olmadığımız ve tanımlayamadığımız her şey bizi neden bu kadar korkutuyor, bilmiyorum. Keşfetmek neden en büyük kabusumuz ve keşfe cesareti olanlar neden kahraman ya da çılgın atfedilirler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki tanımlayabildiğimizi varsaydığımız her şeye güvenebilir miyiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir zamanlar dünyanın düz olduğu sanılıyor veya akıl hastalıkları da dahil olmak üzere pek çok rahatsızlığı tedavi etmek adına hastadan yüklü miktarlarda kan alınıyordu. Bunlar dönemin güvenilir bilgileri olmasına karşın, zamanla oluşan birikimlerimizle geçmişe bugün baktığımızda sadece şaşırabiliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde hiç saçmalamadığımızı nasıl iddia edebiliriz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olur da küresel ısınmayla pek çok türü ve kendimizi yok etmeyi başaramaz, hayatın sürekliliğini bir biçimde sağlamaya devam edersek, ileride nanoteknoloji ya da bambaşka ileri sistemlerde sürdürdüğümüz yaşantımızda “Vay be, zamanında fosil yakıt kullanıp neredeyse gezegenin sonunu getiriyorlarmış, ne cahillik” demeyeceğimizin garantisi mevcut mudur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fazla değil, bundan yüz-yüzelli sene öncesine kadar, koca koca demir yığınlarının içinde uçarak okyanusları, kıtaları aşabileceğimize güvenebilir miydik?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da internette webcam ile mesafeler ötesini izlerken, sihirli küresinde başka krallıkları görebilen büyücülerden farkımız var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evrendeki sayısız olasılığı, sadece kendimizce açıklanabilir kılmak adına kısıtlayıp kontrol altına almaya uğraşarak, gerçek güveni asla yakalayamayız. Çünkü gerçek güven yakalanılabilir, zaptedilebilir bir şey değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Newton açıklamadan önce de yerçekimi vardı ve insanlar bu konuda bir şey bilmeseler, hatta “yerçekimi” diye bir olgunun varlığından haberdar dahi olmasalar da, yerçekimine güveniyorlardı. Suya girince ıslanacaklarına, ağaçların gölgesinde serinleyeceklerine, ateşte ısınacaklarına da güveniyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek güven sorgulamaz. Sorgunun başladığı yerde ise güven barınamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birini sevdiğimizde kendi sevgimizden şüphe duymayız da, karşımızdakinin sevgisine güvenmeyi adamakıllı bir türlü başaramayız. Değersizlik duygumuz ve süreklilik takıntılı garantici tavrımız zihnimizi zaptederek, bu sevginin doğal akışında huzur bulmaktan bizi alıkoyar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa rüzgarla savrulan yaprak, rüzgardan şüphe etmez. Rüzgar onu toprağa teslim ettiğinde, yaprak topraktan da çekinmez. Tıpkı ağacın dalında küçük yeşil bir filiz olarak ilk belirdiği andaki gibi, varolduğu sürecin ahengine güven duyar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güven, kontrol edebilme gücüyle oluşturulamaz. Ancak zihnimizi bu saplantıdan azad edebilmekle ve benliğimizi kalıplarımızdan sıyırabilmekle, aşka düşer gibi kendiliğinden, özümüzü güvende buluruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzerine düşünmeden, farkına bile varmadan, sadece huzur içinde, güvende oluruz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4849690770729529960-3231523404998072933?l=the-benedicta.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://the-benedicta.blogspot.com/feeds/3231523404998072933/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4849690770729529960&amp;postID=3231523404998072933&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/3231523404998072933'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/3231523404998072933'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://the-benedicta.blogspot.com/2007/06/guven.html' title='Güven'/><author><name>Benedicta</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07984946873357215178</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://4.bp.blogspot.com/-Sxq8v58q1pI/TgfM5dYlB6I/AAAAAAAAAD8/zg97lKgkoQU/s220/me.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4849690770729529960.post-4689958601679169355</id><published>2007-06-05T03:01:00.000+03:00</published><updated>2007-06-22T16:49:47.191+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yalnızlık'/><title type='text'>Yalnızlık bal gibi paylaşılır, ama kimsenin ruhu duymaz</title><content type='html'>&lt;p align="right"&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bugün pek çok gün olduğu gibi, henüz yüzlerini bile görmediğim bir dolu insanla saatlerce telefonda konuştum. Karşılıklı mangalda kül bırakmadan, kibarlıktan kırıla kırıla ortak sorunlarımızı çözmeye çalıştık. Filanca hanımdık, falanca beydik ve her birimiz, yaşamımızın tüm anlamı sözünü ettiğimiz konuymuş gibi kendimizden emindik.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Muhtemelen içimizde pek çokları yalnızdı. Şüphesiz, birbirimize bunca poz yaparken, bunu pek aklımızdan geçirmedik. İki telefon arası gözümüzün daldığı, ya da öğle yemeğinin üzerine yaktığımız sigaranın dumanının gözümüze kaçtığı o küçük anlar dışında...&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yalnızlık sessizdir. Kuru gürültüye katıldığınız sürece, varlığını anımsatmaz. Ne zaman ki şehrin tüm cümbüşü sadece bir fon müziğine dönüşür ve söyleyecek boş lafınız kalmaz, lanetli varlığını tepeden tırnağa tüm benliğinizde hissetmeye başlarız. Çünkü böylece, aslında kim olduğunuzu hatırlarsınız. Ve yine aslında sizi kimsenin tanımadığını... &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Üzerinde sıcak bir göz, beyninde sevecen bir başka görüş, bir başka ses işitmeyen herkes yalnızdır. Bunun çevredeki insan sayısıyla alakası olmaz. Hani o yüzden yazıp çizmiyor mu bunca insan internet denizinde zaten? Belki biri değer, dokunur da, haberimiz olmasa da hayalimizde bir paylaşım olasılığı yaratabiliriz diye... Piyango çıkmasını beklemekten çok, sonucu gözümüze sokulana dek umut edebileceğimiz bir gerekçe yaratmak adına loto oynamak gibi... Kendi ıssız adalarımızda içtiğimiz her şarap şişesine birer mesaj atıp, bu elektronik okyanusa sallıyoruz. Ancak mektup yazacak kimsesi olmayanlar günlük tutar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bizi gidi cesaret yoksunu Robinson'lar bizi...&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Fazlasıyla komiğiz. Yediden yetmişe, aptalından dahisine, fakirinden zenginine, hiçbirimizin bir diğerinden farkı yok... Hepimizin ortak yanı, bir yar, bir yaren bulmak ezelden beri... Önce yar, sonra yaren elbette, usul gereği... Ama bir türlü beğenmiyoruz birbirimizi (hepimiz bulunmaz Bursa ipeklisiyiz ya...) Onun kaşı, bunun gözü, şunun sosyal statüsü, bir diğerinin eğitim düzeği derken, halimize bile sadece kendimiz üzülüyoruz. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Oysa daha kalkar kalkmaz, uyku mahmuru sokağa çıkıp yola döküldüğümüzde, gözümüz etrafta bir dilber arar. Bir halt olacağından değildir elbette... Freud bunu salt cinselliğe bağlar, bense özlemlere... Sabah sabah daha afyonum patlamadan toplu taşıma araçlarında ya da yoğun trafiğin ortasında yabancılarla seks yapmak istemem çünkü, sadece aşkı özlerim... Bir şeyler paylaşmayı arzu edebileceğim çekicilikte anlamlı bir çift göz bulmayı dilerim. Hangi yalnız dilemez ki... &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Neden özellikle aşkı özleriz? Freud hergelesi bunu da cinselliğe bağlar. O zaten utanmasa burun karıştırmayı bile cinselliğe bağlar. (Muhtemelen bağlamıştır da...)&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tamam seks yapmak keyifsiz değildir, sağlıklı tüm insanlar bundan hoşlanırlar, hatta sabah sevişmek de güzeldir, ama hadiseyi bu kadar basite indirgemekle, ruhlarımıza hakaret etmiyor muyuz? Sadece kuru kuruya seks kimi kesmiş bu güne kadar? Ya da sadece cinsel paylaşımlarla mutlu olabilseydik, bu dostlarımızla geçirdiğimiz her saniyenin bir kayıp olduğu anlamına gelmez miydi?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Aşkın dostluktan en büyük farkı, önemlilik sıralamasında aldığı istisnasız liderliktir. Dostlar, aile, hepsi iyidir hoştur ama aşk bir başka kurcalar kafamızı, algımızı ayartır. Anamız babamız sağolsundur da, yar hepsinden tatlıdır. Paylaşımın en üst düzey yoğunluğunu aşkta yakalarız.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Peki ne yaparız bu aşka erişebilmek için? İşte asıl bombayı bu noktada patlatırız. Bir kere önümüze gelen yerde, yalnızlığı dramatize ederek ve yansıtmaya çalıştığımız profilimizi bununla ironik biçimde kutsamaya çalışarak, empati yakalamaya uğraşırız. Yani baştan saçmalarız. Ben de yapıyorum, bilgiç bilgiç laf ettiğime bakmayın... Burda şunları yazmakla bile aynı boku yiyorum.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İronik bir sidik yarışıdır bu; hangimiz yalnızlığı daha becerikli anlatacağız ve böylece asıl yalnız kalmaması gereken kişinin şahsımız olduğunu ispatlayacağız?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Derken kendimizi, kutsadığımız bu yalnızlık tasvirlerinin tutsağı kılarız.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Egomuz şişmiştir, kimse bizim kadar şiirsel, derin, tutkulu yaşamıyor bu yalnızlığı diye havalara gireriz. Sonra kendimize uygun hiçkimseyi bulamadığımızdan dertleniriz. Bazısı yüzeyseldir, bazısı fazla burnu kalkıktır, zaten çoğu evlidir, sahiplidir, eşcinseldir. Geriye kalanlara fakir deriz, fazla zengin deriz, pek cahil deriz, çok çirkin deriz... Bir türlü kafamıza göre birini doğru yer, zaman ve koşullarla eşleyemeyiz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Böyle olmuyor tabii bu işler. İstemekle, olmasına uğraşmakla kurtulamıyoruz yalnızlıktan. Bir gün biri çıkıp geliyor, farkında bile olmadan paylaşır buluyoruz kendimizi onunla. Farkında bile olmadan günümüze giriyor, gecemize giriyor, düşlerimize, kanımıza giriyor. Hiç anlamadan, sorgulamadan, karar vermeden başlıyoruz onu sevmeye. Seçmeden, seçilmeden tutuluyoruz. Öğrenmeden biliyoruz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Baktığı yere bakıyoruz, baktığımız yere bakıyor. Gördüğünü düşünüyoruz, düşündüğümüzü söylüyor. İstediğimiz için orada oluyoruz, istediği için yanımızda kalıyor. Sonrasında zaten dokunmak da, sevişmek de ibadet oluyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Aklımıza ne okuduğu okullar geliyor, ne aile yapısı, ne de ünvanı... Ne aldığı maaşa takıyoruz, ne de 'çocuk yapsak nasıl bakarız' diye hayıflanıyoruz... Sadece olduğu gibi, geldiği gibi, tüm doğasıyla onu çok, ama çok seviyoruz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bir gün biri geliyor, neyi özlediğimiz bile aklımızdan uçup gidiyor. Zaten özlemlerimiz, ancak aklımıza gelmediklerinde kaybolmazlar mı?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yoksa bu işler yoğun trafikte bir çift göz aramakla, şişeye yardım çağrıları yazıp denize sallamakla, insan kaynakları uzmanı gibi aşka eş yerleştirmeye çalışmakla olmuyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Artık yalnızlıktan bahsetmemeliyim.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4849690770729529960-4689958601679169355?l=the-benedicta.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://the-benedicta.blogspot.com/feeds/4689958601679169355/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4849690770729529960&amp;postID=4689958601679169355&amp;isPopup=true' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/4689958601679169355'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/4689958601679169355'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://the-benedicta.blogspot.com/2007/06/yalnzlk-bal-gibi-paylalr-ama-kimsenin.html' title='Yalnızlık bal gibi paylaşılır, ama kimsenin ruhu duymaz'/><author><name>Benedicta</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07984946873357215178</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://4.bp.blogspot.com/-Sxq8v58q1pI/TgfM5dYlB6I/AAAAAAAAAD8/zg97lKgkoQU/s220/me.jpg'/></author><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4849690770729529960.post-4089740493024678969</id><published>2007-05-27T22:42:00.000+03:00</published><updated>2007-05-27T22:57:52.581+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='düşlemek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hayal'/><title type='text'>İnsanlar büyüdükçe hayalleri küçülür mü?</title><content type='html'>Hayalin büyüğü küçüğü neye göre ölçülür?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçükken cennetin, Charlie'nin Çikolata Fabrikası gibi bir yer olduğunu hayal ederdim. Ağaçlarda çikolatalar, şekerlemeler yetişiyor ve mesela canım gazoz istese, elimde birdenbire bir şişe Elvan Gazozu bitiveriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında Elvan Gazozu o sıralar küçük bir hayaldi diye düşünebilirsiniz, çünkü her yerde bulunurdu ve ucuzdu. Ama ben para kazanmıyordum, asla bir şeyi tutturan, mızmız bir çocuk değildim ve bana ne istediğim sorulmaz, söylememin bir sakıncası olmadığından da tamamen emin olmazsam, kimseye Elvan içmenin beni ne kadar keyiflendirdiğini söyleyemezdim. Haliyle canım çeker çekmez, tüm bu protokol prosedürlerinden muaf biçimde gazozuma kavuşmak benim için büyük bir hayaldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı şey "şimdi" nasıl bir hayaldir? Hani artık para kazanıyorum ve alım gücümü neredeyse hiç etkilemeyecek bir şişe gazozu, kimseye hesap vermeden rahatlıkla gidip alabiliyorum. Ama ortada daha büyük bir engel var... Artık Elvan Gazozu yok!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayalin büyüğü küçüğü, erişilebilirlik düzeyine göre belirleniyorsa, şu anda Elvan Gazozu benim için çok daha büyük bir hayal olmuyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ben büyüdüm mü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan dönüşür. Önce kolu bacağı uzar, saçı tırnağı hep uzar, sonra bir gün ölen hücreler kendini yenileyemez hale gelir, derken metabolizma durmaya karar verir. Evet de, "büyümek" bunun neresine denir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beynimdeki hücre sayısı her geçen gün azalıyor, böylece büyüyor muyum?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamam, kafa karıştırmayacağım, bu sözün ne ifade etmeye çalıştığını ben de biliyorum. Yaşımız ilerledikçe tecrübe kazanır, feleğin çemberiyle fazla içli dışlı olur, artık sahip olamayacağımızı düşündüğümüz şeyleri istemekten vazgeçeriz... Bu mudur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence söz bunu anlatmaya çalışsa da, görüş sadece karamsar bir rahata kaçış bahanesidir. Çünkü hayal etmek, bir adım ötesinde bu hayale erişmek için çaba harcamayı, gerekiyorsa eldeki bazı nitelik ve nicelikleri gözden çıkartmayı gerektirir diye düşünürüz. Hayalimize karşı sorumluluk duygusu geliştiririz ve başarısız olursak suçluluk duyarız. Tüm bunlardan yırtmanın en acısız yolunu da, kurduğumuz hayalden baştan vazgeçmekte buluruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir dileğe erişebilirliğimizi baştan önlediğimizde, düş kırıklığı faktörünü kontrol altına alabildiğimizi varsayar, bu tavrımıza da "olgunluk", "kanaatkarlık", "tevekkül" gibi onurlu isimler takarız. Kısacası kendimizi, yine kendi cesaretsizliğimizle kutsarız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki düş kurmak açgözlülük müdür? Yoksa bu da bize öğretilen saçma kodlardan biri mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beynimin içinde bir varsayım üretiyorum: "Keşke it gibi çalışmadan ve bunun için özgürlüklerimden fedakarlık etmeden mutlu bir hayat sürdürebilsem..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu düşün imgelerini canlandırıyorum: Deniz gören güzel bir evim var. Mutfaktan demlediğim çayın huzurlu fokurtusunu işitiyorum. Hava güneşli ama bunaltmıyor. Kuş seslerini ve bahçedeki ıhlamur ağacının kokusunu algılıyorum. Hatta hazır elim değmişken, düşüme tatlı, müşfik, gözlerinin içi gülen bir adam da ekliyorum. Pencerenin önündeki masada kendi kendine bir şeyler tamir ediyor. Belki içeride uyuyan bir bebek bile var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdiden rahatladım... Böyle bir keyiften neden mahrum olayım? Sadece "düş kurma" eyleminin kime ne zararı dokunabilir ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşleri hırslara dönüştürüp kendimizi boş yere paralıyor ve düş kurmanın asıl güzelliğini kaçırıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden rüya gördüğümüzde bunu gerçekleştiremiyoruz diye suçluluk duymayız? Aynı şey değil mi? Aynı şey olur mu canım... Rüyalarımızı seçmiyoruz ki, istem dışı görüyoruz. Hem onlar rüya, belli bir mantıkları bile yok. Bu yüzden hayal kurmak ve rüya görmek çok farklı şeyler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E, iyi ya işte, düşlerimizi biz çiziyoruz. Daha güzel değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukluğumdan beri hep düşünürüm;&lt;br /&gt;"Anı diye adlandırdığım şeyleri gerçekten deneyimledim mi?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anıları düşlerden ayıran şey nedir? Şu an bilgisayar başında oturuyor, sigara içiyor, klavyenin tuşlarına basıyor ve "yahu bari biraz rüzgar esse, ne bu nem..." diye hayıflanıyorum. Yaklaşık iki saat sonra, bu anı yaşadığımdan nasıl emin olacağım? Teknik olarak sadece bunu yaşadığımı varsayacağım. Evet, interneti açıp, yazdıklarımı sayfama yüklediğimi görebilir, varsayımıma kendimce deliller bulabilirim. Ama yine de deneyimlediğim şu an, düşlediğim herhangi bir anla aynı algılama metodlarını içerecek ve her ikisi de yalnızca beynimin içindeki varsayımsal vizyonlara dönüşecekler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçükken büyük hayaller kurmayız aslında, sadece daha özgürce hayal kurarız. Gerçeklik adını verdiğimiz bir dizi toplu ilüzyona paçayı kaptırmamış, kollektif bilincin kısıtlamalarıyla madur duruma düşmemiş haldeyken, masallara taş çıkartabilecek pek çok varsayım üretebiliriz. Üstelik, düşü düş gibi kurarız, ille gerçekleşmek zorunda olduğumuzu sandığımız bir dizi yaptırıma dönüştürmeyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haliyle büyünce hayallerimiz küçülmez, sınırlarımız daralır. Kendimizde sadece gerçekleşme olasılığı olduğuna inandığımız şeyleri düşlemeye hak bulur, ardından bunu bile zavallı benliklerimize çok görürüz.&lt;br /&gt;"Ah şöyle piyangodan para çıksa da, işi gücü bırakıp bir tekne alsam ve dünya turu yapsam" deriz de, "Canım istediğinde yunus olsam da, okyanusları arşınlasam" demeyiz. Yunus olmak büyük gelir bize... Teknik olarak tekneler yunuslardan büyüktür gerçi, bu hayal ölçüsü birimi neye göre belirleniyor hala çözebilmiş değilim, ama yetişkin olduğumuzda, "hayal kurma" eylemine fazla haksızlık etmeye başladığımızdan eminim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaçırılmaması gereken bir başka unsur da, düşlerin son derece kişisel olduğudur. Sosyal hayatta gerçekleştirdiğimiz takdirde başımıza türlü belalar açacak pek çok şeyi düşlerimizde yaşatmamız mümkündür. Bunlar bizim küçük sırlarımız olarak, sadece kendimize sakladığımız bir hazine sandığına dönüşebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeniden vurgulamak istiyorum; hayal kurmak, gerçekleştirme hırsı geliştirmediğimiz sürece, bizim gizli bahçelerimizdir. Kimseye hiçbir hesap vermek zorunda olmadan kendi dünyamızı yarattığımız o yaramazlık dolu, mutlu bahçeler... Düş, düş olarak yeterince özgür yaşanabildiğinde, gerçekleşmemesi bizi hüsrana uğratmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukken uçtuğumu hayal ettikten sonra, yetişkinlerin yarattığı ortak gerçeklik sahasına döndüğümde, neden uçamıyorum diye hırs yapmaz, derin bir üzüntü duymaz ya da isyanla kendimi duvardan duvara vurmazdım. Ama büyüdüğümüzde hayal ettiğimiz şeyler her ne kadar bize gerçekleşmeleri olası da görünse, peşleri sıra derin bir tatminsizlik duygusu getirirler. Bu tuzağı kendimiz yaratırız. Hayal kurmayı plan yapmakla karıştırır, sonra bu anlamsız eylemle düşlerimizi cezalandırırız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa zihnimde her şeyi yapabilirim. Bacaklarımı uzatabilir, çok pahalı giysilerle çamurlarda yuvarlanabilir, canım istediğinde görünmez olabilir, haftasonumu birkaç galaksi ötede geçirebilir, sokak ortasında sevişebilir, bulutların üzerinde uyuyabilirim. Bedenim, öldürmekte olduğumuz gezegenin bu kısır kurallarıyla zaptedilmiş olsa da, düşüncem tüm gerçekliği dilediği gibi bükebilir ve kendime bambaşka kuralları olan türlü gerçeklikler yaratabilirim. Üstelik bunun için gözlerimi yummama bile gerek yok, sadece varsayabilir ve bu varsayımın keyfini çıkartabilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da yoğun bir iş günü, telefon trafiğine boğulmuş, tek ayak üstünde türlü taklalar atarken, sadece iki üç saniyeliğine evimde, küvetimde olduğumu, içeriden en sevdiğim şarkının melodisini işittiğimi, şarabımı yudumladığımı düşleyebilir, kendimi biraz olsun rahatlatabilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düş kurmak en basit anlamıyla, yaşamsal kaygıları belli bir süre tatile çıkartmaktır ve düşlerin boyu değil işlevi önemlidir. Tüm bunlardan sonra kişisel tatilinizde nereye gideceğinizi seçmek ise tamamen sizin seçiminizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutlu hayaller...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4849690770729529960-4089740493024678969?l=the-benedicta.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://the-benedicta.blogspot.com/feeds/4089740493024678969/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4849690770729529960&amp;postID=4089740493024678969&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/4089740493024678969'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/4089740493024678969'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://the-benedicta.blogspot.com/2007/05/insanlar-byynce-hayalleri-klr-m.html' title='İnsanlar büyüdükçe hayalleri küçülür mü?'/><author><name>Benedicta</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07984946873357215178</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://4.bp.blogspot.com/-Sxq8v58q1pI/TgfM5dYlB6I/AAAAAAAAAD8/zg97lKgkoQU/s220/me.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4849690770729529960.post-8543832582586038209</id><published>2007-05-17T01:17:00.000+03:00</published><updated>2007-05-17T01:19:11.953+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kadın'/><title type='text'>Kadınlar ne ister?</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: right"&gt;&lt;span style="FONT-STYLE: italic"&gt;Kadın Hak nurudur, sevgili değil.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="FONT-STYLE: italic"&gt;Sanki yaratıcıdır, yaratılmış değil!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Mevlana Celaleddin, Mesnevi, Cilt 1&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne zaman bir forumda bu başlığa rastlasam ve her defasında -hani bir umut- mantıklı bir iki cümle arasam, düş kırıklığına uğruyorum. Dolayısıyla, insaniyet namına, kadın denen şu kendini bilmez mahlukatın ne istediğini bir de naçizane benden duyun isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söze, bu konuda ortaya atılan varsayımlarla başlayalım. Bakalım ne istermiş kadın...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Her zaman daha fazlasını”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kadın erkeğin kendisine kul köle olmasını ister; olunca da ondan nefret eder”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Allah'tan belasını ister bunlar”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dünyayı verseniz uzayı isteriz.. ;)”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sopa ister ne isticek”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biz kadınlar bunu bilsek, söylemez miyiz sanıyorsunuz...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Arada bir şiddet, arada bir sevgi, arada bir aşağılama”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sevgi, saygı, sadakat, bulunca da yenisini isterler”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yorumlar ışığında kadın, kendisini tanımayan, ne istediğini bilmeyen, doyumsuz, tatminsiz, şımarık bir varlıktır. Onu mutlu etmek ise haliyle tamamen imkansızdır. (Elbette çok daha çirkin ithamlar ya da hitabetlere de rastladım kadınların istekleri konusunda, ama yukarıda sayıklarım bile bana yeterince üzücü geliyor.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadınlık gerçekten sanıldığı kadar komplike ve belirsizlerle dolu mu demeliyiz? Yoksa biz, her iki cinsin de mensupları olarak, bu varsayımları kendimiz mi üretiyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeryüzünde, genel popülasyona oranla sayıca fazla oldukları halde, hemen her kültürde ayrımcılığa uğrayan ve azınlık gibi yaşayan tek topluluk kadınlardır. Çağlar boyunca kitleselleşen ataerkil düzen içinde, gerek ekonomik, gerekse sosyal anlamda şiddetli ve kesintisiz biçimde pasivize edilen kadınlar, hayatta kalış ve varoluş biçimlerini bu şiddetli baskıya dayanabilecek biçime sokmak zorunda kaldılar. Çünkü baş kaldıranın başı kesildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek tanrılı dinlerin doğuşu ardından, yüzyıllar boyunca giderek yaygınlaşan biçimde toplumları bu dinler yönetti ve tüm din kitaplarını erkekler yazdı, çünkü peygamberlik, kadına da lütfedilmiş bir ayrıcalık değildi. Öyle buyruldu ve öyle varsayıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin başında, kadın daha ilk mitosta çabucak karalandı. Havva, asi ruhu ve önüne geçilmez merakı yüzünden, yasak meyveyi yiyerek ilk günahı işledi ve sonsuza dek lanetlendi. Ardından, artık Havva’ya olan büyük tutkusundan mıdır, yoksa sadece muhakeme yoksunluğundan mı bilinmez, onu takip edip meyveyi tadan Adem, bir şeytan işbirlikçisi olan kadın tarafından kandırılarak madur duruma düşürülmüş kurban profiliyle çıktı karşımıza. Çıbanın başı kadındı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşkusuz, ayrımcılığın eyleme dönüştüğü ilk asimilasyon girişimi, kadını cinsel doğasına yabancılaştırmakla başladı. Bu günaha meyilli, güçsüz, zavallı yaratık ancak bakireyken, ya da kendisini kabul eden erkeğinin, sadakatle dölünü taşır, soyunu sürdürürken kutsal sayılabildi. Hatta bu şartlar altında bile, adet dönemindeyken mundar ve lekeli olmaya mahkumdu. Cinsel arzularını değil ifade etmesi, hissetmesi bile onun için büyük bir suçtu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette erkek de cinsel arzularını belli oranda dizginlemekle yükümlüydü, fakat kadına oranla hem sınırları geniş, hem de özrü boldu. Kadın, eşinin ölümü harici hayatı boyunca tek erkeğe bağlı kalmak durumundayken, erkeğin birden fazla eş ve cariye alması mümkündü. Bu çifte standardın korunabilmesi ise, ekonomik gücün yalnızca erkeğe tahsis edilmesiyle garanti altına alınıyordu. Başında erkek olan herhangi bir topluluğa dahil olmayan ve tek başına yaşamak isteyen bir kadın, ya fahişelik yapmak ve toplum tarafından zulüm görmek, ya da sefaletten sürünerek açlıktan ölmek zorundaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İffetsiz bir erkek yaptıklarından pişman olup topluma yeniden kolayca kabul edilirken, kendi rızası haricinde dahi olsa iffetsizlik yaptığına karar verilen kadının hayatı karardı. Çocuk büyütmek ve eşine hizmet etmek dışında emek harcadığı bir takım meslekler edinse de, emeğinin karşılığını daima ondan sorumlu olan erkeğe bıraktı. Tüm bunların yanı sıra düşündü, kaydedilmedi... Söyledi, işitilmedi... Yarattı, takdir edilmedi... Sordu, öğretilmedi... Kadın, sahip olduğu bu lanetli bedene ve getirisi olan düzenin gerekliliklerine hep tutsaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken Rönesans ile çürümeye başlayan muhafazakar dinsel hegemonya, sistemde oluşan köklü değişikliklere yenik düşmeye başladı. Giderek ivme kazanır biçimde gelişen bilim ve teknolojinin paralelinde, Tek Tanrı ve onun kutsadığı hükümdarlar iktidarlarını bağımsız siyaset ve ekonomiye bırakıyorlardı. İşte tam o sıralar, bazı cin fikirli adamlar, kadının o büyük kıymetinin farkına vardılar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen heyecanlanmayın, bu kıymet, potansiyel oy kapasitesi ve iş gücünden başka bir şey değildi. Eğer kadınlara oy kullanma hakkı verilirse ve gönülleri hoş edilirse, tüm dengeleri alt üst edebilecek bir iktidar desteği sağlamak da mümkün olacaktı. Aynı zamanda artan iş gücü ekonomik kalkınmayı hızlandıracak ve global platformda söz konusu ülkeye büyük gelirler sağlayacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse ki bu cin fikirli adamlara yarayan yeni oluşum, kadınlara da yaradı. Yani erkek, hiç farkında olmasa da, kadının ne istediğini bundan sonra keşfetmeye başladı ve kadın, çağlar boyunca yaşadığı ağır esaretin ardından, ilk kez kendini ifade etmeye muktedir olduğunun farkına vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii ki bu yeni koşullar herkesin işine gelmedi. Süregelen düzende gül gibi yaşayan bir çok insan vardı ve alışık oldukları kuralların sarsılması, toplumsal güvence anlayışlarını fena halde zedeliyordu. Muhafazakar çevreler hala çoğunluktaydı ve kadınlar dahil, kadının erkekle denk haklara sahip olmasını hiç onaylamayan kesim bu yeni oluşuma şiddetle direnç gösterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lafı daha fazla uzatmadan tarihi bir kenara bırakalım ve ataerkil düzende çaresizce yerini bulmaya çalışan bu süreç hala devam ederken, kadının nasıl bir tutum sergilemekte olduğuna bakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel geçerli geleneksel yapıda kız çocuğu ilkin, iktidar sahibi olabilmek için, fallus sahibi olması gerektiğini öğrenir. Bu yolda kendisine kodlanan temel veri hala, fallusa sahip erkeği idare edebilme becerisini geliştirmesi zorunluluğudur. Ekonomik ve sosyal açıdan güçlü bir erkek tarafından seçilmek ve onu elinde tutabilmek, kendisini de güçlü ve güvencede kılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğu kadın bu kısa yolu tercih ederken, bazıları bir süre sonra tek yolun bu olup olmadığını sorgulamaya başlar. Akıllarına gelen ikinci alternatif, kendi falluslarını yaratma becerisine sahip olmaktır. Böylece insanlaşmak adına, erkekleşme gereği duyarlar. Onları zayıf kıldıklarına inandıkları duygularını bastırır, rasyonel, katı savunma sistemleri oluştururlar. Elbette ki bu sırada erkek, artık onlar için elde edilmesi gereken bir zafer nişanı değil, yenmeleri gereken bir rakip haline gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse sonuç olarak kadınlar iktidar ister diyebilir miyiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Otuz yıldır insan ruhunu araştırıyorum, yine de kadınların ne istediğini anlayamadım" demiş, Sigmund Freud. Hayatta olsaydı, “Yanlış yerlere bakmışsınız, üstadım” derdim kendisine. Çünkü özünde bu sorunun yanıtı o kadar basit, o kadar göz önündedir ki... İşte dünyanın çağlar boyunca, Freud’un otuz küsür senede bulamadığı sorunun cevabı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadınlar sadece insan olmak isterler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapı itibariyle kadın ve erkeğin eşit olduğunu asla savunmadım. Gerek fiziksel ve ruhsal doğaları gereği, gerekse medeniyet tarihinin boyunlarına vurduğu baskıların yan etkileri nedeniyle, kadınlar mutlak biçimde erkeklerden çok farklıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat standardı bazında “insan” gibi yaşayabilen tek örnek hala erkektir ve kadın ancak erkeğin onayı ve/veya himayesiyle bu standarda yaklaşabilir. Dolayısıyla günümüzde bir erkeğin eşi olarak yaşam kalitesini yükseltmeyi tercih etmeyen kadının, diğer alternatifte erkeğe öykünmesine şaşmamak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama tüm bunların derininde kadının tek istediği, toplum içinde -pozitif ya da negatif- herhangi bir ayrımcılığa maruz kalmadan, maddi ve manevi şiddet, taciz, aşağılama görmeden, türünün getirisi olan özel ilgi alanları ya da davranış biçimleri yüzünden kategorize edilmeden yaşayabilmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cinselliğinin bir avantaj ya da dezavantaj gibi algılanmadığı, haliyle cinsel doğasını dilediğince keşfedebileceği bir hayat ona bu güne dek sunulmamıştır. Kadın, cinsel oluşumunu bir erk elde etme aracı, ya da bir lanet gibi görmeden, bedenini bir sermayeye dönüştürmeden insan gibi, kadın gibi, aşık gibi sevebilmek, sevişebilmek ister.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bağımsız ve hür bir hayata sahip olabilmek için, kadınlığının gereklerinden ve kadın kimliğinden feragat etmek zorunda kalmadan, kendini ispat edebilmek adına bir erkeğin en az iki katı emek ve enerji harcamadan, yolda yürürken bile yargılanmadan, sorgulanmadan, hak ettiği ölçüde rahat ve güvenle nefes alıp verebilmek ister.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bunları elde etmesi maalesef hala imkansız olduğu için de huzursuz, hüzünlü, isyan doludur. Hatta bunları hak ettiğini düşünmek dahi aklına gelemediği, getirilmediği için, yorgun ve küskündür. Kendini çaresiz, önüne sunulanla yetinmek zorunda hisseder, ama bir şeyler hep eksik kalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta kadın sadece insan olmak, insanken kadın olmak, kadınlığını ne toplumla, ne de kendisiyle kavga etmeden, dilediği gibi sevebilmek ister.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4849690770729529960-8543832582586038209?l=the-benedicta.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://the-benedicta.blogspot.com/feeds/8543832582586038209/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4849690770729529960&amp;postID=8543832582586038209&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/8543832582586038209'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/8543832582586038209'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://the-benedicta.blogspot.com/2007/05/kadinlar-ne-ister.html' title='Kadınlar ne ister?'/><author><name>Benedicta</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07984946873357215178</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://4.bp.blogspot.com/-Sxq8v58q1pI/TgfM5dYlB6I/AAAAAAAAAD8/zg97lKgkoQU/s220/me.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4849690770729529960.post-3033833347510242998</id><published>2007-05-14T09:45:00.000+03:00</published><updated>2007-05-16T23:11:23.849+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aşk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='seyahat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='arayış'/><title type='text'>"Aramakla bulunmaz; ancak bulanlar daima arayanlardır" *</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: right;"&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bu söz ne kadar doğrudur, bilmiyorum. Aramadığım halde, kayıp çorabımın tekini bulmuşluğum vardır. Belamı bulmuşluğum da... Şaka bir yana, ararsak bulma ihtimalimiz olduğunu varsayalım... Kaçımız ne aradığımızı gerçekten bilebiliyoruz ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir “nesneyi” mi arıyoruz? Ya da bir “kavramı”? Yaşamımıza mantıklı bir çözülüm getirecek olan “açıklamayı”? Varlığımızı anlamlı kılabilecek bir “amacı”?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüyalarımızı mı arıyoruz, yoksa hangi rüyayı görmemiz gerektiğini mi keşfetmeye çalışıyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabahları uyandığımızda, gün içinde halletmemiz gerektiğini düşündüğümüz kaç eylem bizi aradığımız şeye yaklaştırıyor? Yoksa basit hayallerle uğraşmak için fazla mı meşgul ve sorumluluk yüklüyüz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahi, kaçımız kendisine “arayabilme fırsatı” tanıyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Fazla düşünme, deli olursun!” derdi rahmetli babaannem. Gerçi “Geceleri ıslık çalarsan, şeytanları görürsün” de derdi; oysa gece vakti o kadar ıslık çalmışlığım vardır, hiçbirinde şeytan filan görmedim. Yine de deli miyim, bilemem tabii, ama beynimi pek susturabildiğim de söylenemez...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamı sorgulamak, bize hep kaçınmamız gereken bir hadiseymiş gibi öğretilir. Bizim yerimize düşünen “büyüklerimiz” zaten her daim mevcuttur. Tek yapmamız gereken, Allah’ın işini Allah’a, devletin işini devlete bırakıp, başkaları için üretmek ve yine başkaları için tüketmektir. Üstelik bunu öylesine önemseriz ki, aramamız gereken bir şeylerin var olup olmadığını dahi aklımıza getirmemeye çalışırız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan içimizde, varlığını çoğu zaman unutturan, ama bazen dayanılmayacak kadar rahatsızlık verici olabilen tuhaf bir boşluk hissederiz. Sanki ne olduğunu ifade edemediğimiz bir şeyler, bir yerlerde hep eksiktir. Tarifsiz bir tamamlanma arzusu duyumsarız, ama neyi, neyle, nasıl tamamlayacağımızı bir türlü çözemeyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken derdimiz gücümüz bu sıkıntıyı tanımlamak olur. Tanımlayınca iş bitecek ya...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadi diyelim ki tanımladık, yetmedi eyleme de geçtik... Hatta şansımız yaver gitti, bulduk aradığımızı üstüne üstlük... Sonuç bizi tatmin edebilecek mi? Yoksa işimize gelen menfaatleri karşılamadığını, umduğumuz gibi çıkmadığını varsayarak, bir türlü bulduğumuzun “o” olduğuna inanmayacak mıyız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğumuz “birini” arıyoruz. Hani şöyle “eş ruh” filan da denilen, mükemmel partner olduğunu umduğumuz kişiyi... Ya eş ruhumuz selvi boylu, badem gözlü değilse? Geceleri horluyor, tırnaklarını kemiriyor, güldüğünde diş etleri görünüyorsa? Ya tahsilsiz, itibarsız, fakir biriyse? Veya düşlediğimizden daha yaşlı, daha kilolu, daha sarsaksa?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadi kötümser olmayıp mükemmel birini bulduk diyelim, biz yeterince iyi miyiz bu “mükemmel eş” için? Öyle ya, adamcağız ya da kadıncağız mükemmelse, bizimle birlikte olması ona haksızlık olmuyor mu? Bizim hiç kusurumuz, gediğimiz yok mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek aşkla karşılaştığımız zaman, bunu hakkını vererek yaşayabileceğimizden emin miyiz? Aptal komplekslerimizi, saçma sapan takıntılarımızı, geçmiş korkularımızı o ilişkiye taşımamayı başarabilecek miyiz? Aşkımızı egomuza kurban etmemenin üstesinden gelebilecek miyiz? Böyle cüretkarca mükemmel eşimizi ararken, kendimizi onu takdir edebilecek düzeye getirebilmeye de uğraşıyor muyuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maalesef inançsızlık içimize işlemiş durumdadır. Hani bir elmanın iki yarısı olsak, önce “benim yarım daha mühim” diye diretir, işleri berbat edince de “aradığımın o olduğunu sandım, ama değilmiş” deriz. Sonra gelsin “aşk acıdır, yalandır” söylemleri, “acıyla olgunlaştım, artık aramaktan vazgeçtim” geyikleri... Bir sonraki bahara kadar bu soytarılık sürer gider.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki nedir bu bencilliğimiz? Bu kendini beğenmiş, kibirli halimizin haklı gerekçesi nasıl açıklanabilir? Hangi kusursuz özelliğimiz böylesi bir şımarıklığı mazur kılabilir? Ne bekliyoruz sevgili ruh eşimizden?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimiz hayatımız boyunca, özel olduğumuzdan emin olmaya çalışırız. Her birimiz kendimizi, adını koymasak da dünyanın merkezi olarak algılarız ama aklımıza dünyanın, ya da evrenin birden fazla merkezi olabileceği ihtimali ne hikmetse hiç gelmez. Ya her birimiz birer evrensek ve merkezlerimiz bir başkasının içinde de yer alabiliyorsa? Ve mükemmel olmadığını düşündüğümüz her şey fazlasıyla mükemmelse?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya hakkıyla sevmeye sandığımızdan daha yetkinsek?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamamlanmak herkes için bir başka insanla uyumlu bir birliktelik kurmak anlamına gelmeyebilir elbette. Bazılarımız kendimizi kariyere, ideolojilere veya çocukluk hayallerine verebilir, bazılarımız direk yollara düşebiliriz. Peki bu farklı hedefler sonucu değiştirir mi? Hikmet aradığımız şeyin niteliğinde midir, niceliğinde mi? Yoksa ne ararsak arayalım, olay bizde mi biter?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim bilir nereden duymuştum... Bir kaptan hayatını, bulması gerektiğine inandığı bir adayı aramaya adar. Tüm yaşantısı boyunca tek dileği o adaya bir an evvel ulaşmaktır. Yıllar geçer, adam bu amaç uğruna türlü fedakarlıklarda bulunur, en sonunda adaya varır. Karaya çıktığında heyecanla etrafına bakar, ada güzeldir güzel olmasına ama gayet sıradandır. Kaptan düş kırıklığına uğrar.**&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken geçen zaman içinde bu kaptan çok önemli bir gerçeğin farkına varır; adayı aramanın kendisi zaten hayatını yaşanmaya değer ve muhteşem kılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki her arayan bulabilir mi?&lt;br /&gt;Bulmak bu kadar önemli mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya peki bulanlar daima arayanlar mıdır?&lt;br /&gt;Kim gerçekten aradığını bulduğundan emin olabilir ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse aramamalı mıyız?&lt;br /&gt;Elbette ki, hayır! Aramadan nasıl varolabiliriz ki?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Bayezid-i Bistamî&lt;br /&gt;** &lt;a href="http://ithaca.rice.edu/kz/Misc/Ithaka.html"&gt;Ithaka&lt;/a&gt; - C.P. Cavafy&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4849690770729529960-3033833347510242998?l=the-benedicta.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://the-benedicta.blogspot.com/feeds/3033833347510242998/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4849690770729529960&amp;postID=3033833347510242998&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/3033833347510242998'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4849690770729529960/posts/default/3033833347510242998'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://the-benedicta.blogspot.com/2007/05/aramakla-bulunmaz-ancak-bulanlar-daima.html' title='&quot;Aramakla bulunmaz; ancak bulanlar daima arayanlardır&quot; *'/><author><name>Benedicta</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07984946873357215178</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://4.bp.blogspot.com/-Sxq8v58q1pI/TgfM5dYlB6I/AAAAAAAAAD8/zg97lKgkoQU/s220/me.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry></feed>
