07 Kasım 2009 Cumartesi

Kurumsal Kirlilik

"I'm feelin' tragic like I'm Marlon Brando
When I look at my China Girl"
-David Bowie / Iggy Pop (1983)-


Durgunum bir süredir. Nasıl bir süreç yaşadığımı bilmiyorum, ama değişiyorum. Algım ve değer yargılarım farklılaştıkça, kişisel tarihimin keskin dönemeçleri de törpüleniyor. Geçmiş, ana ait geçirgenliğini kaybediyor. Buraya geldiğimi hatırlıyorum. Gerisinden emin değilim. Kendimi yeni baştan tanımlamaya ihtiyacım var sanki.

Eskisi gibi heyecanlanamıyorum. Gerçi heyecanlanmak istiyor muyum, ondan da emin değilim. Daha ziyade, rahat bırakılmak istiyorum sanırım. Etrafta birileri olabilir, hatta belki güzel bile olur. Ama bir şey istemesinler benden. Başlarının çaresine bakabilsinler. Onlarla ilgilenmiyorum diye sıkılıp, kendilerini reddedilmiş hissetmesinler. Vicdanım burulmasın. Çocuk da değil ki hiçbiri…

Markete gittim geçende. Son birkaç aydır pek dışarı çıkmıyorum, ama acıkmıştım, evde bir şey yoktu, kahve de bitmişti, çıktım öyle. Mahalleli alışık, her zamanki gibi saçım başım bir yandaydı. Kıçımda Serkan’ın verdiği doktor üniforması (çok rahat oluyorlar), üzerimde ağzı gözü bir tarafa kaymış, çizgili hırkam, zaten belim ağrıyor, zaten küfür etmeye yer arıyorum, ne demeye kendimde sosyalleşebilecek enerjiyi bulduysam…

Yoğurtların bulunduğu dolaba uzandım. Kapağın vantuzu fazla yapışmıştı. Haliyle asıldım kola ve kapıyla beraber, bir paket hindi kuşbaşı burnuma dayandı.
“Bunlar tavada pişer mi, sizce?”

Bana bakmıyordu. Az önce burnuma dayadığı pakete bakıp, üzerinde bir tür vahiy arıyordu.
“Bunun gibi etler çok yaptım tavada, ama bu da olur mu, emin olamadım.”
Gözlüklüydü ve konsantrasyonundaki adanmışlığa bakılırsa, miyoptu.
“Tam olarak ne yapmak istiyorsunuz?” diye sordum.
“Bilmem. Hep aynı şeyleri yiyorum.”
Kafası karışıktı. Yani etler yüzünden olup olmadığından emin değildim tabii, ama kafası fena halde karışık bir adamdı.
“Ben yine bildiğim etlerden yapayım en iyisi.”
Arkasından geçen yaşlı ve anaç bir gülümsemeyle göz göze geldim. Kadının dudaklarında muzip bir kıvrım vardı. Önce adamı, bana özellikle gösterdiği kinayeli bir bakışla süzdü, ardından gözlerimden onay bekledi. Güldüm. Kadın da güldü.

Hindi kuşbaşıyı rafa koyup, yanından tavuk fileto almıştı.
“Bunları gayet iyi pişirebiliyorum.”
İri burnu ve kulaklarıyla, Yahudileri andırıyordu. Otuz beş - kırk yaşlarında olmalıydı. Kafasını kaldırdı ve bana bakarak, güldü. Çocukken parmak emmiş olabilirdi, dişleri de yamuktu.
“İsterseniz size çok kolay ve değişik bir tarif verebilirim” dedim.
“Yok, ben hiç anlamam yemek yapmaktan. Öyle tavada kızartıyorum bunları, yiyorum” dedi.
Sarsak bir sevimliliği vardı. Bir an için bunun bir tür numara, bir kız düşürme taktiği olabileceğinden kuşkulandım.
“Makarna bile yapamaz mısınız?”
Sonra nasıl göründüğüm aklıma geldi ve bu cin fikrimden vazgeçtim.
“Denedim birkaç kez, ama her seferinde tencereyi çöpe dökmek zorunda kaldım.”
Bir insan makarna dahi yapamayacak kadar beceriksiz olabilir miydi? Yoğurt devrilmesin diye kenara çektiğim pirinç paketine bakarak,
“Mesela bayılırım pilava, ama rüyamda bile pişiremem” dedi.
Güldüm. Kahve reyonuna yönelirken ona şans diledim.

Kasaya yaklaştığımda, cipslerin önünde yine ona rastladım. Belli ki, benden bile kötü besleniyordu. Belki de hiç evlenmemiş ve bunca yıldır kendisine el üstünde bakmış olan annesini henüz kaybetmişti. Arkasından geçerken ister istemez,
“Yahu olmaz böyle cipsle filan, anneniz gelip öğretse size yemek yapmayı biraz?” deyiverdim.
Hafifçe irkilerek döndü ve sırıttı.
“Annem İzmir’de, gelemiyor pek.”
“E, evlenin bari…”
“Boşandım üç yıl önce.”
Gözleri fazladan parlamıştı. Bunu bana söyleyebildiği için pek memnundu. Durumu ancak o zaman kavradım. Ya, “İşte ben bu halde, süpermarkette dolanırken bile dikkat çekebilen bir kadınım” diye böbürlenecek, ya da “Kızım iyice saldın kendini, şu hale bak, daha makarna yapmaktan aciz adamlar yanaşıyor artık sadece sana” diyecektim, ama özünde şaka maka flört etmiştim.

Sıraya ardımdan girdi. Sonraki diyaloglarımızda kibar, fakat temkinliydim. Kaçar gibi olmasa da, işim biter bitmez iyi günler dileyip, oyalanmadan çıktım. Arkamdan gelmesini beklemiyordum. O kadar cesur görünmüyordu. Belimin ağrısını yeniden hissettim ve bir süredir ağrımın farkında olmadığımı anlayıp, gülümsedim.

Tam sokağıma dönecekken, arkamdan,
“Pardon!” diye seslendi.
Koşar adım bana doğru geliyordu. Nefes nefeseydi.
“Pardon, şimdi tuhaf oldu, biliyorum da… Ben diyecektim ki yakınız ya… Ben şu sokağın ilerisinde oturuyorum… Hani yapmam böyle genelde ama… Belki acil durumlar için… Yani sadece acil bir durum olursa arasam sizi…”
Gülmeye başladım. Öyle dalga geçer gibi değil tabii, ama düpedüz gülüyordum. Nasıl bir acil durumdan bahsediyordu ki?
“Acil olarak makarna yapmayı öğrenmem gerekiyor! Ölüm kalım meselesi! Derhal yetişin!”
O da güldü.
“Böyle komik oldu tabii. Ben aslında telefonunuzu verir miydiniz? …”
Numarayı verdim. Market kapısında çevirip sorsa vermezdim. Ama belli ki bana yetişmek için koşmuştu. Biri ardımdan koşmayalı uzun zaman oldu.

İzmirliymiş. Yedi yaşında, nasıl iletişim kuracağını pek bilemediği bir oğlu vardı. Eski karısıyla ne zaman biraz ciddi konuşsalar, kadın köşe yazısında olan biten her şeyi yazıyormuş. (Şimdi de ben yazıyorum, adamın kaderine bak…) Sık sık, boşandıktan sonra işi dahil, her şeyi kadına bıraktığından ve sıfırdan başlamak zorunda kaldığından dem vuruyor, sonra da “pişman değilim aslında” diyordu. Belli ki bu durum içine oturmuştu ve haksızlığa uğramışlık duygusunu olgunlukla terbiye etmeye çalışıyordu.

Birbirimizle alakamız bile yoktu, ama beni çok güldürüyordu. Aklı kıpır kıpırdı. Balıkesir civarlarında köy evi almaktan bahsederken, birden Casablanca filminde herkesin Sam’e köpek çekmesine nasıl uyuz olduğunu anlatmaya başlayabiliyordu. Çakmağımın ateş ayarını yapıyor, sonra yan masadaki koca kafalı heriflere takıyor, ardından geçen hafta almak istediği montu tarif ediyordu. Konuşurken yüzüme çok az bakıyordu ve kendince ciddi konulardan bahsederken de, fıkra dinler gibi gülmeme kızıyordu.

Açıkça benden hoşlandığını ve gelip geçici bir ilişki yaşamayı planlamadığını söyledi. Ben de açıkça ona bu konuda herhangi bir söz vermek istemediğimi, ama kendisini tanımanın eğlenceli olduğunu söyledim.
“Bir insanı tanımadan, onu arzulayıp arzulamayacağıma karar veremiyorum. Arzulamadığım biriyle de ilişki yaşamak istemiyorum. Önce seni tanımam gerek, şu an sağlıklı cevap veremem” dedim.
“Arkadaş olsak da olur, zorunlu hissetme kendini hiçbir şeye” dedi.
Ne güzel demişti.

Şu “bir kadın bir erkekle yatmak isteyip istemediğine ilk bilmem kaçıncı saniyede karar verir” geyiği bende hiç çalışmadı. Ferda’da da çalışmaz mesela. Tamam, görür görmez “yavruya bak” dediğim erkekler olmuştur, olmadı demiyorum, ama hiçbirine aşık olmadım. Aşık olduklarımın hiçbirini de ilk gördüğümde çekici bulmamıştım. Orası tesadüf tabii.

Eskiden çapkın bir kızdım aslında. Aşık olmadığımda da, heyecanlanabiliyordum. Şimdi ise yıllanmış bir eroinman gibi, dozaja yüklenmeden hiçbir etki hissedemiyorum. Aşksız seks bana sağlık koşusu yapmak kadar anlamsız geliyor. Kimse kovalamıyorken neden koşayım ki?

Olgunluk, erdem, ağırbaşlılık gibi şeylerin insana aynı zamanda hep bir tür kasvet de getirdiğini düşünmüşümdür. Yoksa olgunlaşıyor muyum? Yok canım, böyle şeyleri aklıma sokmamalıyım. Aslında biraz kilo da aldım son zamanlarda. Teyzeye mi dönüşüyorum yoksa? Fazla yalnız kaldım, onun yan etkileri bunlar belki de. Bekaretini özel birine saklayıp, karşısına adam gibi kimse çıkmayınca “ulan bunca yıl boşuna mı sakladım” diyerek iyice armudun çöpüne, üzümün sapına bağlayan kızlara dönmüş olabilir miyim? İyi de, insan herhangi bir açlık hissetmiyorken neden duble İskender ısmarlasın ki?

Bana yakın oturduğu için buluşma yerlerimiz de yürüme mesafesindeydi ve bu faktör bir yere gitmeye üşenme katsayımı büyük oranda düşürüyordu. Bir süre oldukça eğlendik, ama fazla bekleyemedi. Birkaç günün sonunda “e, hadi ver artık kararını” baskısına başladı. Erkekler onlarla yatıp yatmayacağımızı anlamaya çalışırken ne kadar çaresiz ve acıklı göründüklerini biliyorlar mı acaba?

Teknosa’dan aradılar bir akşamüstü. Bana printer almış, gidip teslim almalıymışım. Çok sinirlendim. Yanına vardığımda verip veriştirmeye o dakikada başlıyordum ki, sözümü kesip lafa girişti.
“Sinirlenmene hiç gerek yok. Bana borçlu değilsin. Senden bir şey beklemiyorum. Mesleğin için gerekli bu alet.” filan falan…
Israr ediyordu.
“Kesinlikle herhangi bir karşılık beklemiyorum.”
Bir kadının, kendisini çekici bulan bir erkekten hediye kabul etmesi, her zaman için son derece riskli bir harekettir. Çünkü hiç beklemediğiniz bir anda kendinizi, soyut ya da somut, ağır bir hakaret enkazı altında bulabilirsiniz.

Medeni ilişkilerde cinsel içerikli eylemlerin karar önceliği size sunulduğundan, adalet duygunuzda anlamsız çelişkiler yaşayabiliyorsunuz. Cinsel doğanızı sürekli bir ödül-ceza dinamiğinde deneyimlemeye zorlandığınız için, karşı cinsle her türlü menfaatin dışında, saf bir dostluk kurabilme olasılığınız oldukça düşük. Bu hastalıklı, fodul yaklaşımı siz reddetseniz de, toplumsal kodlar sizi bu durumdan bir türlü azat etmiyor.

Tabii ki bir karşılık bekliyordu ve elbette bu beni doğrudan yatağa atmak için yapılmış ucuz bir yatırım değildi. Sadece almak istediği cevabı bir an önce vermem için bana banttan, pasif agresif, manevi bir baskı uyguluyordu. Muhtemelen ne yaptığının farkında değildi gerçi. Ertesi akşam dayanamayarak konuyu açtı.

Ne hissediyordum ona karşı? Artık bir karar vermeli ve onu kararımdan haberdar etmeliydim. Genç bir adam değildi. Bir an önce düzgün bir ilişki kurmak ve hayatına buna göre yön çizmek hakkıydı. Onu oyalamamalıydım. Filan falan… Kısacası:
“Sevgilim olmayacaksan, dükkanın önünü kapatma” diyordu.

Eni konu bir haftadır tanıdığım bir adamın beni kendisini oyalamakla itham etmesi biraz gülünçtü tabii. Allah aşkına, sonuçta civciv mi, yoksa kuş çıkacağının ne önemi vardı? Zaten çok eğlenmiyor muyduk? Erkekler neden kendilerini reddedilmiş hissetmeye bu kadar meraklılar? Neden kumar bağımlıları gibi sürekli kaybetmek için, kaybedecekleri şekilde oynarlar? Saçma sorular bunlar aslında.

Arzusuz seks yapmak, benim için kendimi tavuk gibi hissetmekle eşdeğer. Kanatlara sahipsin, fakat uçman mümkün değil. Diğer kuşlar arasında penguenin bile bir coğrafyası, bir gizemi var, itibar görüyor, sende o da yok. Bütün gün bok yiyerek, ayak altında dolanıp duruyorsun. Üstelik ne yediğinden anlıyorsun, ne doyduğundan. Ne anladım ben bu varoluş biçiminden şimdi?

Öpüşmenin yalnızca sevişme başlatıcı bir prosedür olarak algılanmasından da rahatsızımdır, oldum olası.

Haliyle, o tiradın ardından apar topar eve döndüm tabii o gece. Açtım biramı, düşündüm. Aslında o ana kadar fena gitmiyordu hiçbir şey. Ama bu tavrı fazlasıyla iticiydi. Gidiyor olmama da bozulmuştu zaten –ki tirattan önce söylemiştim gitmem gerektiğini.
“Neden?” diye sormuştu,
“Yalnız kalmam lazım” dedim.
“Ben sana ilişmem” dedi,
“Aynı şey olmuyor” dedim.
Erkeklerin büyük çoğunluğu, bir kadının da yalnız kalmaya ihtiyacı olduğunu, hatta bunu sevdiğini kabul etmekte epeyce zorlanır. Onlara göre kadın, ağda yaptığı ya da tuvalette olduğu zamanların dışında, yalnız kalmaya asla tahammül edemeyen bir varlıktır. Böyle bir şey yok tabii.

Ertesi gün birkaç kısa mesajlaşmayla geçti. Sonraki gün şöyle bir mesaj aldım:
“Rahat ol bebek… benden hoşlanmadığını biliyorum. Ama yine de benim için önemli bir zaman dilimine imza attın”
Bebek mebek, film orada kopmuştu zaten.

Olmuyor. Ben bu şehirli aşklara ayak uyduramıyorum. Ruhlarına prezervatif geçirip, düzenli aralıklarla seks yapmayı ilişkiden sayan insanlardan birine dönüşemiyorum. Bu yüzden beni mürebbiye ruhlu sanıyorlar. Mürebbiye ruhlu olmadığım için onları affedebiliyorum.

Bir gün bu gezegendeki görevimi tamamlayamasam da, en azından bana ayrılan sürenin sonuna geleceğim, bundan eminim. Sonra sana dönüp, diyeceğim ki;
“Sabahı ettik resmen, ezan okunuyor, uyumak lazım artık. İstersen burada, kanepede yatabilirsin. İstersen gel, benimle uyu.”
Yarım yamalak gülümseyip gözlerini benden kaçıracaksın. Asıl gülüşünü kaderimde hissedeceğim.
“Seninle uyumak isterim. Ama yanında uyursam, sana sarılırım.”
“Gel, sarıl!” diyeceğim sana.
Gelip sarılacaksın. Ben uykuya dalarken, talep etmek aklımdan bile geçmediği halde, bütün rüyalarıma sahip çıkacaksın. Uyanırken, yine bu siktiğimin gezegenine geri döndüğüm için aldığım nefeslere lanet okusam da, seni görüp sakinleşeceğim. Beni, nemli gün ışığına dolanmış hasta bir sarmaşık gibi, her yanım sivrisinek larvalarıyla kaplanmış bile olsa, geçmişimi deşmeden seveceksin.

Sırtımda küçük, kimliksiz bir öpücükle uyanacağım. En renkli rüyalarımı bırakmak, bu öpücük yüzünden hiç de zor olmayacak. Bir yanım Leyla’ya sokulacak, bir yanım Mevla’ma kavuşacak. Aşkımızın rasyonel gerçekliği, bu öpücükle hükümsüz kalacak.

Keşke, hiç zehirlemeseydin beni.
Bir de, iyi ki zehirledin.

12 Eylül 2009 Cumartesi

İçi Dolu Turşucuk

Yvonne: Bu gece seni görebilecek miyim?
Rick: Asla o kadar uzun vadeli planlar yapmam.

-Casablanca (1942)-


Nihayet yağmur yağıyor, havanın sıkıntısı çözüldü. Yağmuru boşuna ağlamaya benzetmiyorlar. Her ikisi de gerilim boşaltıyor.

Söz vermeyi hiç sevmiyorum. Geleceğimizi saçma sapan güvenceler altına almak adına birbirimize uyguladığımız esaretin hileli ahitleri bunlar. Bir Cumartesi akşamı, denize nazır gün batımını izlerken, rüzgar sakinken ve ortalıkta kafaya takacak hiçbir şey yokken senden bir söz vermeni isterler. Verdiğin sözü nemli, boğucu bir Salı günü, başında korkunç bir ağrı ve kalbinde henüz açılmış derin bir yarayla tutman gerekeceğini o anda bilemezsin. Sözünü tutmadığında, seni onursuzlukla suçlarlar. Kendilerince çok haklılar.

Güvenilmez biri olduğumu her fırsatta dile getirmeme karşın – ki bence bunu dile getirebiliyor olmam nadir güvenilir özelliklerimden biridir- şimdiye dek bana ait bir iple hiçbir kuyuya inilmeyeceğini kimseye anlatamadım. İnsanların hala normal olabileceğimi düşünmelerine engel olamıyorum. Oysa annem toplum dışı olduğumu tekrarlayıp durur. Yalnızlığından beni sorumlu tutuyormuş mesela, geçenlerde söyledi. Onunla yaşamasam yine bir biçimde aykırılığımı örtbas edebilirmiş, ama bir erkek arkadaşı olsa, benim yüzümden annemi çok eleştirirmiş. Kadıncağız da mecbur, kimseyle beraber olamıyormuş. Uzun yıllar onunla yaşamadım aslında, ama belki de bana “git” diyemediği için böyle söylüyordur. Gitmeli elbette bir ara, orası ayrı.

Anlaşılması zor kadındır, annem. Bir yandan da sık sık,
“Çocuklarım olmasa intihar ederim” der.
Bizim için hayatta kalıyormuş. Yoksa yaşamının hiçbir anlamı yokmuş.
“Hangimizin var ki, anne? Olmalı mı ayrıca? Sonbaharda yapraklarını döken ve baharda yeniden yeşeren ağaçların hayatı anlamlı mı? Ne gibi bir anlam peşindesin, ah benim güzel annem? Varoluş nedenimizi tanımlayabiliyor musun ki, ruhunu, ruhlarımızı kurtarasın? Ben tanımlayamıyorum. Sadece sonbaharda yapraklarımı döküp, baharda yeniden yeşeriyorum. Hayat varlığımla da, yokluğumla da iç içe, insanlığın tüm bencilliğine rağmen hala kurumamayı başaran nehirler gibi akıp gidiyor.

Özgürlüğüm, esaretinin başladığı yerde ümitsiz bir kangrene dönüşüyor, anne. Mutsuzluğuna bahane olduğum anda, yalnızlığıma dair yaşadığım isyanın tüm başkaldırıları, son sürat giden tüm teselli ikramiyelerim birdenbire görünmez bir duvar çarpıp paramparça oluyor. Ben olmasam, bağımlısı olduğun sonsuz öfkene nasıl bir özür uyduracaksın, bunu hiç düşündün mü? Ben olmasam, kırıklığından gizlice haz aldığın kalbini sadece senin kanattığın gerçeğiyle nasıl yüzleşeceksin?

Hem, toplum dediğinin içi seni, dışı beni yakar, be anne. Sanıyor musun ki sahiden bir dışı var bu meretin? Çıkılabilecek dışı olsa çıkmaz mıyım bu güne kadar? Nereye kaçabiliriz? Nerede saklanabiliriz? Kolay mı o kadar?”

Yağmur çıldırdı. Marmara kıyısında her yeri sel basmış. Ölen insanlar varmış. Bundan böyle, verdikleri sözleri tutamadılar diye kimse onları suçlamayacak. Yakınları ise bir süreliğine mazur görülecek. Yine de sorumluluklarını yerine getirmek için devletin ya da bağlı bulundukları kurumların belirlediği ölüm izni sürelerini aşarlarsa, ayrıcalıklarını yitirmekle cezalandırılacaklar. Acılarını yaşayıp, üstesinden gelebilmek için çok kısıtlı zamanları var.

Kendime dahi söz veremiyorum ki, başkasına nasıl teminat vereyim? Dişim kırıldı geçenlerde, her gün biraz daha çürüyor. Üstelik dişçim aynı zamanda en yakın arkadaşım ve ona bile gidemiyorum. Arada kırık yüzünden boşalan yere yemek artıkları girmese umursamam da aslında durumu muhtemelen. Sanırım farkındalığımız da, algı eşiğimizde oluşan boşluklara yabancı olguların girmesiyle biçimleniyor. Yoksa yitirdiklerimizin farkına, ancak tamamen çürüdüğümüzde hissettiğimiz acıyla varabilirdik. Öylesi daha mı iyi olurdu? Kendimizi normal sanmak ve normal olmak arasındaki farkı bu kırıklara gösterdiğimiz duyarlılık dereceleri mi biçimlendiriyor? Bilmiyorum. Ben zaten pek bir şey bilmiyorum, sadece bolca atıp tutuyorum.

“Normallik” kavramı sığ ama dibi görünmez bir kuyu. Hani şu delinin tekinin içine taş atıp, kırk akıllının çıkaramadığı kuyulardan. Bu zavallı akıllılar, Ali Baba’sız kalmış Kırk Haramiler gibi, kuyu başında sürekli kıvranıyorlar. Hadisenin özü çok basit aslında. Normal olmak, kaba tabiriyle kitle psikolojisine uygun davranmaktan ibaret yalnızca. Herkes sokağa çıplak çıksa, giyinik olan anormaldir. Hiçbir mutlak ölçütü olmayan, ama senden daima mutlak sadakatle uygulaman beklenen, şuursuz bir budalalık türü bu normallik. Zamana, mekana ve şartlara göre sürekli nitelik değiştiriyor. Çırağan Sarayı’na fönlü saçlarla girmezsen anormalsin, ama aynı saçlarla Hacıhüsrev’de dolaşırsan gündüz fenerine dönersin. Müslüman mahallesinde salyangoz satamazsın, fakat Uzak Doğuda köpek eti dahi yiyebilirsin. Hadi bunları geçtim, sanki cinayetin namuslusu olurmuş gibi “namusumu temizledim” diyerek çatır çatır can almak olağan karşılanabilirken, silah tutmayı reddettiği için askerlik yapmak istemeyenlerin hayatı özenle zindana çevrilir. Ben anlamıyorum bu işleri.

Doğada hiçbir şey bir diğeriyle aynı değil. Kelebeğin iki kanadı dahi birbirinden farklı. Hiçbir ağaç dallarını göğe mutlak bir düzende uzatmıyor. Her birimizin parmak izi benzersiz. Ama iş komplekslerimize gelince, hepsi birbirinin tıpatıp aynısı. Her haltı etiketleyip nizama sokmazsak insanlığımıza zeval gelir ya… Bu kontrol saplantısı yalnızca türümüzde görülen bir rahatsızlık.

Normal olamadığım için benden suçluluk duymamı bekliyorlar. Duyamıyorum. Elbette bunu da normal bulmuyorlar. Akılları karışıyor, ezberleri bozuluyor, bazılarının benim adıma üzüldüğü oluyor. Bense başka şeylere üzülüyorum.

İnsanların, enerjilerinin büyük çoğunluğunu kabul edilebilir olmaya harcamalarına üzülüyorum, mesela. Neler yapabilirler boşa saçılan tüm o çabalarla… Aslında her biri nefret ediyor zorunluluklardan, ama ödedikleri bedeller onlara karşılıksız gelmesin diye başkalarının da aynı eziyetleri çekmesini istiyorlar. Kimse seçim yapamıyor, çünkü her biri kendi hayatı konusunda seçim yapabilme hakkını başkalarına vermiş. Kimse kendi iplerini kendisi yönetmiyor. Bir ip ailede, bir ip patronda, bir ip ev sahibinde, bir ip bakkal çakkalda, hükümette, geri kalan ipler çeşitli bankalara paylaştırılmış… Her ip sahibi istediği hareketleri yaptırdığında, adamın gün sonunda kendisi için hareket edecek hali bile kalmıyor. Ardından mutsuz olup, bu mutsuzluğundan ip sahiplerini sorumlu tutuyor.
“Gençliğimi yediniz, be!”
Bunun karşılığında adamımız ne yapıyor? Kendisini mutlu etmek için harcayabileceği kısıtlı zamanını, elindeki başka ipleri oynatmakla değerlendiriyor. Toplu bir histeri yani bu, başka bir şey değil.

Anormal olmaya çalışmıyorum. Normal olmamaya da çalışmıyorum. Sadece iplerimi mümkün olduğunca kendim yönetmek istiyorum. Bu yüzden kredi kartı kullanmıyorum mesela. Yine bu yüzden hali vakti yerinde bir koca bularak, kıçımı kırıp oturamıyorum. Her şeye rağmen, tüm iplerimi elime geçirmeyi başaramam. Ne kadar bağımsız olsam, yine bir işverenim vardır, müşterim vardır, hayatta kalmak adına teslim olurum.

Ya işte anne, dışı yok ki toplumun, çıkmayı başarayım…

Aynaya bakmadığım sürece neye benzediğimi ya da kaç yaşında olduğumu tamamen unutabiliyorum. Sabahları uyandığımda, nerede, hangi zaman diliminde ve ne halde olduğuma dair geçirdiğim adaptasyon sürecinin, benliğimde çoğunlukla sahip dahi çıkamadığım bir düş kırıklığı yaratmasına engel olamıyorum. Kötü bir hayatım olduğu için değil. Bilakis, dünyada benim kadar ayrıcalıklı yaşayan pek az insan var. Ancak bazen gerçekten hayatta olup olmadığımdan şüpheye düşebiliyorum.

Hayatta olmak insana daha farklı bir duygu vermeliydi, biz bunu yanlış yaşıyoruz gibime geliyor. Necati beni mutlu etmeye çalışmayı bırakıp kendini mutlu etse, ben de beni mutlu etsem, ikimiz de gül gibi geçinip gitmez miydik? İlle işi karşılıklı ticarete dökmek zorunda mıyız? Sevgiyi kurumsallaştırmalarımız, aile yapısını güvence altına almalarımız filan yetmiyor mu?

Veletler sürekli kısaltmalarla konuşuyorlar ya şimdi, “seçose” “seni çok seviyorum” demekmiş, geçenlerde öğrendim.
“Seni çok seviyorum.”
Bu cümleyi kurmaya üşeniyor yeni nesil. En fazla o kadar sevebiliyor yani gariplerim. Saçlarını şekle sokmak için saatlerini harcamaya üşenmiyorlar elbette. Bu da onların normal olma biçimi.

Dışı yok, asla da olmayacak bu çemberin. O yüzden içini tamir etmek lazım da, ona da gücümüz yetmiyor. Duygusal devrim siyasal devrim yapmaya benzemiyor çünkü. Lideri yok, gerillası yok, silahı yok bu devrimin. Herkesin kendi yüreğini kendisinin ehlileştirmesi gerekiyor. Alışmamışız ki hayatlarımızın sorumluluğunu almaya. Suçlayacak birini bulamamak kimsenin işine gelmiyor.

Hiçbir şey için söz vermek istemiyorum. Bana da söz vermesinler. Olsunlar, olmasınlar ama işin içine hiçbir zaman zorunlulukları katmasınlar. Başka türlü sevildiğini nasıl anlar ki insan? Başka türlü nasıl sevebilirim ki?