28 Eylül 2011 Çarşamba

LEYLA'NIN TEYZELERİ



“Saçlarımı da düzgün ayıramamışım bak apar topar çıkarken.”
Alev güldü ve birinci katın düğmesine basıp,
“Hiç önemli değil” dedi sadece.
İçimden ‘benimki de laf şimdi, hatun profesyonel fotoğrafçı, elbet çekimden önce saçıma başıma bir bakacak’ dedim. Bir de ‘Ulan ne bakımlı apartman, asansör aynasında bile tek kir izi yok’ dedim.

Alev bir doğum fotoğrafçısı. Ayrıca oldukça değişik bir kadın. Gerçi asansördeyken değişikliğinin boyutu hakkında henüz yeterince fikir sahibi değildim, ama bu devirde para ödemeden profesyonel fotoğraf çektirebileceğime de pek inanmazdım. Hamile kaldığımdan beri, algımdaki seçicilik çengellerine takılan işlerini friend feed adlı sosyal medya sitesinden sürekli takip ediyordum. Önceleri hemen her müşterisinin fotoğraflarını bu sitede paylaşmasını bir çeşit PR yöntemi sanmıştım, fakat zamanla hem fotoğraflarının başarısına, hem de altına yazdığı heyecanlı yorumlara hakim olunca, işine aşık bir kadından farklı bir profille karşı karşıya olmadığımı anladım. Bir çok kez içimden ‘keşke maddi gücüm yetse de, ben de hizmetinden faydalanabilsem’ demişliğim vardı, ama bırakın hizmet almayı, ücretini sormaya dahi cesaret edemeyecek kadar çulsuzdum.

Aslında hikâyenin alamet-i farikasını hakkıyla aktarabilmek adına, önce zamanda biraz geriye gitmeliyim.

Kızım Leyla, dünyaya gelmeyi ebeveynlerinin plan programına aldırmadan, bağımsızca kafasına koymuş bir bebek. Afili tabiriyle bir ‘özgür ruh’ yani. ‘Hayatın ne getireceği asla belli olmaz’ derler ya, Leyla ile maceramız da böyle, bütünüyle öngörüsüz başladı.

Geçen sene kazara yalnızca üç ay çalışacağım bir şirkette işe girip, orada tanıdığım kalpsiz bir adama yine kazara âşık olmuştum. Ardından kazara beraber yaşamaya başladığım bu adam, geçtiğimiz Mart ayı (ayıptır söylemesi) beni kazara…

Ama ne kaza! Kızımın kalbi ilk kez 11 Nisan’da, yani yaş günümde atmaya başladı. Gel de kıy şimdi o bebeğe! Başta babası da pek hevesliydi zaten. O akşam gebelik haberini korka çekine verdiğimde bana ilk tepkisi,
“E, peki sigarayı ne zaman bırakıyorsun?” olmuştu.
Bir ailem oluyor diye havalara uçmuştum haliyle. Hem sevdiğin adam, hem bebek, yaş gelmiş zaten otuz altıya… Tabii uçarsın havaya! Biraz fazla uçmuş, irtifa limitimi aşmışım meğer. Çok geçmeden anlayacaktım.

Vallahi de billahi de ‘evlenelim’ diye ben tutturmadım. O söyledi evlenmemiz gerektiğini.
“Hamile kalmamış olsaydım da karın olmamı ister miydin peki?” diye sordum,
“Bebek olmasa hayatta evlenmek istemezdim” dedi.
“Ne gerek var o halde? Anne-baba olmak ayrı şey, karı-koca olmak ayrı. Bir gün benimle evlenmek istersen, güzelce teklif edersin, evleniriz” demiştim.
Ama inadı tuttu mu, çenesinden kurtulmak mümkün değildi. Ne bencilliğim kaldı böyle deyince, ne düşüncesizliğim. Baktım anlatamıyorum asıl derdimi, sözde lütfu için bir de nankörlük ithamı altında ezilmemek adına, bu teklifsiz evlilik talebine razı geldim.

Aile arasında nişan yaptığımızda, üç buçuk aylık hamileydim. Herkes çok mutluydu. Erkek tarafında hiç kız bebek yoktu. Belli ki, Leyla herkesin göz bebeği olacaktı.

Bundan sonrası hikâyenin tatsız kısmı, o yüzden fazla ayrıntıya girmeyeceğim. Özetle her şey nişandan hemen sonra başladı. Bir gece eve zilzurna sarhoş gelen baba adayı durduk yere esaslı bir kavga çıkartıp, sonrasında da,
“Bebeği bir türlü benimseyemiyorum. Seni istiyorum ama bu bebeği hiç istemiyorum” deyiverdi.
“İyi de neredeyse dördüncü ayımız dolacak, bunu anlamak için biraz geç kalmadın mı?” diye sorunca,
“Ben zaten gitmek istiyorum. Kendimi alkole, âlemlere vuracağım. Bir daha geri döner miyim bilmiyorum” dedi ve gitti.

İlişmedim. Kız kazara gelmiş, adam hazırlıksız yakalanmıştı. Bunun geçici bir bunalım olduğunu, üzerine düşmenin ters tepeceğini düşündüm. Babaannemiz olan biteni duyunca, doğal olarak perişan oldu tabii. Almış karşısına oğlunu bir akşam, konuşmuşlar. Bir on gün sonra filan geri geldi adam böylece. Fakat nasıl olduysa bu kez de hesapta bebeği istiyor, ama artık bana dokunmak dahi istemiyordu. Derken ardı ardına patladı her şey zaten. İşin içine başka öfkeler, başka ukdeler, başka haksızlıklar ve başka kadınlar bulaştı. Sonundaysa adam bırakın maddi veya manevi herhangi bir sorumluluk üstlenmeyi, borcu olduğunu söyleyerek elimden almış olduğu paraları bile geri ödemeden, hayatımızdan tamamen çıkıp, kendi bulanık, karanlık akıntısına karıştı.

Dediğim gibi, asıl hikâyemiz bu değil. Maksadım ambiyansı aktarmaktı. Çünkü Alev’le tam da bu ‘yarı yolda bırakılmak’ tabirine yepyeni açılımlar kazandırdığım, beş parasız ve gırtlağıma kadar borca batmış halde çıkış yolları aradığım sırada yazışmaya başladık.

Bebeğe ne kadar hazırlanabildiğimi soruyordu bana. Kızın giysileri, eşyaları, yatağı döşeği hazır mıydı; doğum ne zamandı; sağlığımız ne durumdaydı? Cömertçe paylaştığım en detaylı bilgiler sağlık problemlerimize dair detaylardı. Plasentanın rahme yakınlığı ve yüksek orandaki deformasyonu yüzünden erken doğum, yoğun bakım gibi riskler beklediğimizi, dinlenmek ve moralimi yüksek tutmak dışında yapılacak fazla bir şey olmadığını ona rahat rahat anlatıyordum. Sosyal açıdan durumumuzun pek de parlak olmadığını, paylaştığım genel iletilerin alt metinlerinden kendi kendine çözmüştü ve beni rahatsız edebileceğini düşündüğü hiçbir soruyu sormama konusunda son derece titiz bir özen gösteriyordu. İnce kadındı anlayacağınız.

Bu sırada işlerimiz yavaş yavaş yoluna girmeye başladı. Önce kalacak yer derdimiz çözüldü. Hem Gökçesu, hem de annem, evlerini ve yüreklerini açarak bizi bir değil, iki sığınağa birden kavuşturdular. Taylan, sağlık güvencemize dair problemlerimizi çözdü. Bazı kız arkadaşlarım kendi çocuklarının artık kullanmadığı yatak, puset, bebek koltuğu gibi tek başına bile küçük servetler eden ihtiyaçlarımızı karşıladılar. Daha sürüyle eksiğimiz vardı ama onları mümkün olduğunca kafaya takmamaya uğraşıyor, sıkılırsam bebeğimi de strese sokarım diye ‘Allah büyük’ diyip geçiştirmeye çalışıyordum.

Geçtiğimiz hafta Alev kızımla beni hamile fotoğraflarımızı çekmek için stüdyosuna davet ettiğinde, ne yalan söyleyeyim, abartılı tezahürat yapıyormuş gibi görünüp yapay bir izlenim yaratmamak için pek çaktıramasam da keyiften dört köşe olmuştum. Çünkü hamileliğime dair fotoğrafım da, iyi anım da fazlasıyla kısıtlıydı. Üstelik son zamanlarda iyice hantallaşan vücudum ve yalnızca internetten ibaret kalan sosyal hayatımla kendimi gitgide daha yalnız ve mahzun hisseder olmuştum. Bana,
“Fazla tok gelme ama, yiyecek bir şeyler de hazırlayacağım” dediğinde,
‘Oh, sadece çekim yokmuş, muhabbet de var’ diye iyiden iyiye heyecanlandım.

Pazartesiyi iple çektim. Alev beni annemin evinden arabasıyla aldı. Bana neden böyle bir kıyak yaptığını bilmiyordum, ama ne hikmetse içinde hiçbir art niyet taşımadığından da adım gibi emindim. O sadece mutlu bir kadındı ve mutluluk denen şeyin paylaşılarak arttığının bir ara farkına varmış olmalıydı.

Arabadayken annesiyle konuşmuş,
“Filanca fotoğraf makinesini de hazırlar mısın, annecim?” gibi bir şeyler söylemişti.
Stüdyonun home-office olduğunu biliyordum, o yüzden kapıyı anahtarla açmak yerine, zili çaldığında çok şaşırmadım. Hatta kapıyı annesi olamayacak kadar genç bir kız açtığında ve yine annesi olamayacak kadar genç başka bir kadın, kapı ağzında fotoğrafımızı çekerken de şüphelenmedim. Para ödeyemiyordum ya, çekimi asiste etmeleri için iki arkadaşını çağırdığını düşündüm. Sonra içeri girdim ve başımı salona doğru çevirdim.

İnsan hayatının unutulmaz anları vardır ya, hani ölürken film şeridi gibi gözümüzün önünden geçerler… Karşımdaki görüntü tam da öyle bir ana aitti. Sosyal medyada yalnızca isimlerine aşina olduğum ve yazılarını okuduğum bir salon dolusu tanımadığım kadın, bana sanki yıllardır beni kollayan ama ilk kez görebildiğim melekler gibi sevgiyle bakıyordu. Sağda muhteşem bir pasta ve çeşit çeşit yiyecekler, solda özenle paketlenmiş cıvıl cıvıl hediyeler, ve yüzüme ışıl ışıl bakan bir salon dolusu, bin dünya dolusu mucize…

Ayaklarım titredi. Kalbim ağzımda atmaya başladı. Sözlerim tutuldu. Kelimenin tam anlamıyla, sevinçten aklım başımdan uçtu. Ne yaptım, ne dedim o sırada, nasıl görünüyordum, hiçbir fikrim yok. Sadece hepsinin güzelliğini ayrı ayrı zihnime kazımaya uğraşıyor, ama gözlerimden fışkırmaya yer arayan yaşlar yüzünden her şeyi bulanık görüyordum.

Şaşkınlığımı fark etmiş olacaklar ki, beni oturttular. Hatta o sırada birileri ayağıma terlik bile vermiş.
“Hadi, hediyeleri aç ki yemek yiyelim” dedi bir tanesi.
Nasıl becerebildiysem, beklerken midelerinin kazınmış olabileceğini akıl edebilmeyi başardım ve
“Önce yemek yiyelim, sonra hediyeleri açarız” diyebildim.
Böylece beni o muhteşem pastanın önüne getirdiler.

Hayatımda gördüğüm en güzel pastaydı. Üzerinde ‘Leyla’ yazıyordu. Şekerden minik patikleri ve gülleriyle, beyaz üzerine pembe bir Leyla. Kesmeye kıyamadım. Yanında üzeri kremalı ve Leyla’lı cup kekler, makaronlar, börekler, kısır, makarna salatası, hindistan cevizi kaplı kakaolu toplar ve pipetlerin üzerinde bile Leyla etiketleri…

Servis yapılırken tekrar kanepeye oturup, tatlı telaşları içinde şakalaşarak ruhuma huzur veren bu harika kadınları izledim. Her birinin türlü türlü düşleri, özlemleri, endişeleri vardı şüphesiz. Peki, birlikte ne dingin bir görkemle ışıldadıklarını biliyorlar mıydı?

Aylardır, hatta belki yıllardır kendimi bu kadar hafif, korkularımdan bu kadar uzakta, bitkin ruhumu böylesine güvende hissetmemiştim. Çocuklar gibi salya sümük ağlamak, ayağa fırlayıp her birine tekrar tekrar sarılmak istiyordum, ama kaptırırsam kontrolümü yitirir, korkudan hepsinin yüreklerini ağızlarına getiririm diye kendimi tuttum. Burnumu sildim, biraz su içtim ve derin bir hayranlıkla bu mükemmel resmi içime sindirmeye devam ettim.

Hediye paketlerinin her biri rengârenk tüllerle, kurdelelerle ve çiçeklerle süslüydü. Hani bir reklam filmi çekecek olsanız, ancak bu kadar özenebilirdiniz. Türlü türlü zıbınlar, tulumlar, battaniyeler, ayakkabılar… El örgüsü patikler, bereler, hırkalar, tülbentler, pasta biçiminde düzenlenmiş bebek bezleri… Hatta bez değiştirmek için, içi süngerli, portatif bir yatak bile mevcuttu. Bir küvet vardı mesela, küvetten ziyade tahta benziyordu ve Allah sizi inandırsın, yalnızca jet motorları eksikti. Her şeyi öyle ince düşünmüş, öyle detaylı hazırlamışlardı ki, artık göğüs pedlerinden, kenarları el oyalı tükürük bezlerine, seyahat çantasından, banyo setine kadar her ihtiyacımız karşılanmıştı. İşten güçten izin alıp partiye katılamayanlar bile hediyeler yollamışlardı. Durup durup gözlerim yaşarıyordu.

Bana çantada taşınabilir, pötikareli bir bebek bezi kılıfı dikmiş olan Banu’nun sekiz yaşındaki kızı İlkem, Leyla için kendi bebeklik oyuncaklarından birini göndermiş, paket yaptıkları tülü de kendi diktiği mavi düğmelerle süslemişti. Daha sonra milli aşçı olduğunu öğrendiğim Ayşem, hazırlıklar sırasında ne Leylalı Pastanın, ne cup keklerin, ne de makaronların hiçbir fire vermediğini, mesleki ritüelinde bunun tam bir iyi şans işareti olduğunu söylüyor, her şeyin tıkır tıkır gideceğinden emin olduğunu ve erken doğum konusunda hiç endişelenmememi öğütlüyordu. Ayaküstü uğrayıp, Leyla için evde, bakıcısıyla uykuda bıraktığı hasta kızının hepsi birbirinden tatlı küçülmüş giysilerini getiren Jbid de aynı şeyleri söyledi.
“Otuz yedinci haftada olacak doğumun, mis gibi olacak, gör bak! İçime öyle doğdu benim.”
Duygu ise dertliydi. İki çift patik ve kulakları olan bir bere örmek ona yetmemiş, vakit bulur bulmaz Leyla’ya oyuncaklar da öreceğini tekrarlayıp duruyordu.

İşin aslı ben de dertliydim. Her biri birbirinden yüce gönüllü bu kadınlara nasıl teşekkür edeceğimi bir türlü bilemiyordum. Çünkü tüm bu nefis hediyelerin dışında, hiç tanımadıkları birine ve henüz doğmamış bebeğine hesapsızca sundukları asıl armağanın değerine asla paha biçemezdim. O gün o kadınlar bana umut verdiler. Karanlık sandığım ve tüm karanlığına, tüm korkularıma rağmen ilerlemek zorunda olduğum yoluma ışık tuttular. Dünyanın hala mucizelerle, iyi niyetle dolu bir cennet olduğuna beni yeniden inandırdılar. Hiçbir karşılık beklemeden yüreğimi ısıttılar.

Yanlarında kalplerinden yayılan sıcaklıkla kâbuslarımdan arınırken, en çok günün birinde kızımın da onlara benzemesini diledim. Leyla’nın da onlar gibi güçlü, onlar kadar cömert, düşünceli ve zarif olmasını düşledim. Onun da bir gün böyle ışığıyla karanlığa kafa tutan, gülüşüyle hüzün dağıtan bir savaşçıya dönüşmesi için dua ettim.

‘Kadın kadının düşmanıdır’ derler ya, bu sözüme inanın, halt ederler. Çünkü, (takdirinize sığınarak, hamilelik hormonlarım sayesinde bunu oldukça kuvvetli algılayabildiğimi de itiraf etmeliyim) bizler doğurganız. Koruma, besleme, sahip çıkma güdülerimiz erkeklere kıyasla daha güçlü. Türün devamını sağlayabilmek adına, çiftleşmenin yanı sıra, çok daha komplike başka sorumluluklarımız da var. En ağır işi, en duyarlı kalibrasyonla, en ince işçiliği sergileyerek kotarmak üzere programlanmışız. Kaç erkek böyle hassas bir yapının kilit detaylarına vakıf olabilir ki?

Hayır, cinsiyet ayrımcılığı yapmıyorum. Sadece kadın dostluğunun nasıl yumuşak bir sığınak olduğunu tasvir etmeye çalışıyorum. Leyla’nın teyzelerinden her biri, hayat temposunun ne derece sakin ya da yoğun olduğuna bakmadan, hiçbir art niyet gütmeden ve hiçbir beklentide bulunmadan, bizi mutlu etmeye karar verdi. Bu nasıl bir hazinedir, farkında mısınız? Düşününce hala içim içime sığmıyor.

“Her bebek kısmetiyle gelir” derler ya, bana çok da inandırıcı gelmezdi önceden. Artık inanıyorum. “Kısmetin nereden geleceği belli olmaz” da derler hani, gider piyango bileti filan alır, ikramiye çıkmayınca da bozuluruz. Bildiğiniz budalalık ediyoruz. Çünkü hayat asıl büyük ikramiyelerini, iyi niyetli insanların yüreklerinde saklıyor.


7 yorum:

bettyblue dedi ki...

ben yorumumu daha önceden yapmıştım biliyorsun.. seni cesur yüreğinden dolayı kutluyorum...

yaşlı doğmuş genç kadın dedi ki...

Canım Leyloş'un anneciği;

onu ilk kez kucağına aldığın zaman, hayata pembe panjurlu evinin pembe camından baktığını göreceksin...

hayatının merkezine aldığın o koku, dert olarak gördüğün her şeyi sıfırlayacak...

bir kez gülümsemesi için, canı acımasın diye hayatını verebileceğin bir mucize...

LEYLA

Cem Burak Akın dedi ki...

Bu yazı, senin yazacağın kitabın bir bölümü olmalı kesinlikle. Feminen yazıları hiç sevmem, ama bayıla bayıla okudum.

Ben mi pesimistim bilmiyorum ama hikayenin, kötü yola düşürme, satanist ayin ya da böbrek çalma operasyonu şeklinde sonlanacağını tahmin ettim okurken..

Ov yea man! diyorum sana puanım 10 kanka.

rispekt

pippi haşmet dedi ki...

"O sadece mutlu bir kadındı ve mutluluk denen şeyin paylaşılarak arttığının bir ara farkına varmış olmalıydı." Alev'i ve bahsi geçen kişileri anlatan en güzel cümle olsa gerek bu.
FF, benim kadın dostluğunu gördüğüm bir yer.
Ayağım takıldığında bana ellerini uzatacaklarını biliyorum bu güzel kalpli güzel kadınların, çok önce fark ettim bunu.
Kadınlar bir anda kenetlenip bir anda her şeyi mucizevi bir hızla çözen mükemmel varlıklar..

Zor bir başlangıç belki ama çok güzel olacak her şey, inanıyorum ben de. Çok güzel olacak..
Sevgiyle. Leylaya kocaman öpücük!! :)

Kuul'umsu Kadın dedi ki...

akşamdan beri ağlıyorum. hayal kırıklığı yaşadım belki çok şiddetli. sonra çok sevdiğim bi kadın bana bu yazının linkini yolladı. bu kadın akşamdan beri benim derdimi dinleyen, kendi derdiymiş gibi çözüm üreten, üzülen, paylaşan bi'kadın. ve ben bu kadını henüz daha görmedim. hiç görmedim. ama o benim hayatımda aylardır. sanki can dostum hem de..
senin yazını okurken de ağladım. ama sonra düşündüm ki herşey güzel olucak. yazının sonu herşeyi anlatıyo zaten. Leyla'ya sevgiler, öpücükler.. :)

Adsız dedi ki...

hem sana hem kendime ağladım :(((( büyük insan iyi ki seni buldum (yasemin)

Yıldıray dedi ki...

anlatılan güzel anlatım ayrı güzel