5 Haziran 2007 Salı

Yalnızlık bal gibi paylaşılır, ama kimsenin ruhu duymaz

Bugün pek çok gün olduğu gibi, henüz yüzlerini bile görmediğim bir dolu insanla saatlerce telefonda konuştum. Karşılıklı mangalda kül bırakmadan, kibarlıktan kırıla kırıla ortak sorunlarımızı çözmeye çalıştık. Filanca hanımdık, falanca beydik ve her birimiz, yaşamımızın tüm anlamı sözünü ettiğimiz konuymuş gibi kendimizden emindik.

Muhtemelen içimizde pek çokları yalnızdı. Şüphesiz, birbirimize bunca poz yaparken, bunu pek aklımızdan geçirmedik. İki telefon arası gözümüzün daldığı, ya da öğle yemeğinin üzerine yaktığımız sigaranın dumanının gözümüze kaçtığı o küçük anlar dışında...

Yalnızlık sessizdir. Kuru gürültüye katıldığınız sürece, varlığını anımsatmaz. Ne zaman ki şehrin tüm cümbüşü sadece bir fon müziğine dönüşür ve söyleyecek boş lafınız kalmaz, lanetli varlığını tepeden tırnağa tüm benliğinizde hissetmeye başlarız. Çünkü böylece, aslında kim olduğunuzu hatırlarsınız. Ve yine aslında sizi kimsenin tanımadığını...

Üzerinde sıcak bir göz, beyninde sevecen bir başka görüş, bir başka ses işitmeyen herkes yalnızdır. Bunun çevredeki insan sayısıyla alakası olmaz. Hani o yüzden yazıp çizmiyor mu bunca insan internet denizinde zaten? Belki biri değer, dokunur da, haberimiz olmasa da hayalimizde bir paylaşım olasılığı yaratabiliriz diye... Piyango çıkmasını beklemekten çok, sonucu gözümüze sokulana dek umut edebileceğimiz bir gerekçe yaratmak adına loto oynamak gibi... Kendi ıssız adalarımızda içtiğimiz her şarap şişesine birer mesaj atıp, bu elektronik okyanusa sallıyoruz. Ancak mektup yazacak kimsesi olmayanlar günlük tutar.

Bizi gidi cesaret yoksunu Robinson'lar bizi...

Fazlasıyla komiğiz. Yediden yetmişe, aptalından dahisine, fakirinden zenginine, hiçbirimizin bir diğerinden farkı yok... Hepimizin ortak yanı, bir yar, bir yaren bulmak ezelden beri... Önce yar, sonra yaren elbette, usul gereği... Ama bir türlü beğenmiyoruz birbirimizi (hepimiz bulunmaz Bursa ipeklisiyiz ya...) Onun kaşı, bunun gözü, şunun sosyal statüsü, bir diğerinin eğitim düzeği derken, halimize bile sadece kendimiz üzülüyoruz.

Oysa daha kalkar kalkmaz, uyku mahmuru sokağa çıkıp yola döküldüğümüzde, gözümüz etrafta bir dilber arar. Bir halt olacağından değildir elbette... Freud bunu salt cinselliğe bağlar, bense özlemlere... Sabah sabah daha afyonum patlamadan toplu taşıma araçlarında ya da yoğun trafiğin ortasında yabancılarla seks yapmak istemem çünkü, sadece aşkı özlerim... Bir şeyler paylaşmayı arzu edebileceğim çekicilikte anlamlı bir çift göz bulmayı dilerim. Hangi yalnız dilemez ki...

Neden özellikle aşkı özleriz? Freud hergelesi bunu da cinselliğe bağlar. O zaten utanmasa burun karıştırmayı bile cinselliğe bağlar. (Muhtemelen bağlamıştır da...)

Tamam seks yapmak keyifsiz değildir, sağlıklı tüm insanlar bundan hoşlanırlar, hatta sabah sevişmek de güzeldir, ama hadiseyi bu kadar basite indirgemekle, ruhlarımıza hakaret etmiyor muyuz? Sadece kuru kuruya seks kimi kesmiş bu güne kadar? Ya da sadece cinsel paylaşımlarla mutlu olabilseydik, bu dostlarımızla geçirdiğimiz her saniyenin bir kayıp olduğu anlamına gelmez miydi?

Aşkın dostluktan en büyük farkı, önemlilik sıralamasında aldığı istisnasız liderliktir. Dostlar, aile, hepsi iyidir hoştur ama aşk bir başka kurcalar kafamızı, algımızı ayartır. Anamız babamız sağolsundur da, yar hepsinden tatlıdır. Paylaşımın en üst düzey yoğunluğunu aşkta yakalarız.

Peki ne yaparız bu aşka erişebilmek için? İşte asıl bombayı bu noktada patlatırız. Bir kere önümüze gelen yerde, yalnızlığı dramatize ederek ve yansıtmaya çalıştığımız profilimizi bununla ironik biçimde kutsamaya çalışarak, empati yakalamaya uğraşırız. Yani baştan saçmalarız. Ben de yapıyorum, bilgiç bilgiç laf ettiğime bakmayın... Burda şunları yazmakla bile aynı boku yiyorum.

İronik bir sidik yarışıdır bu; hangimiz yalnızlığı daha becerikli anlatacağız ve böylece asıl yalnız kalmaması gereken kişinin şahsımız olduğunu ispatlayacağız?

Derken kendimizi, kutsadığımız bu yalnızlık tasvirlerinin tutsağı kılarız.

Egomuz şişmiştir, kimse bizim kadar şiirsel, derin, tutkulu yaşamıyor bu yalnızlığı diye havalara gireriz. Sonra kendimize uygun hiçkimseyi bulamadığımızdan dertleniriz. Bazısı yüzeyseldir, bazısı fazla burnu kalkıktır, zaten çoğu evlidir, sahiplidir, eşcinseldir. Geriye kalanlara fakir deriz, fazla zengin deriz, pek cahil deriz, çok çirkin deriz... Bir türlü kafamıza göre birini doğru yer, zaman ve koşullarla eşleyemeyiz.

Böyle olmuyor tabii bu işler. İstemekle, olmasına uğraşmakla kurtulamıyoruz yalnızlıktan. Bir gün biri çıkıp geliyor, farkında bile olmadan paylaşır buluyoruz kendimizi onunla. Farkında bile olmadan günümüze giriyor, gecemize giriyor, düşlerimize, kanımıza giriyor. Hiç anlamadan, sorgulamadan, karar vermeden başlıyoruz onu sevmeye. Seçmeden, seçilmeden tutuluyoruz. Öğrenmeden biliyoruz.

Baktığı yere bakıyoruz, baktığımız yere bakıyor. Gördüğünü düşünüyoruz, düşündüğümüzü söylüyor. İstediğimiz için orada oluyoruz, istediği için yanımızda kalıyor. Sonrasında zaten dokunmak da, sevişmek de ibadet oluyor.

Aklımıza ne okuduğu okullar geliyor, ne aile yapısı, ne de ünvanı... Ne aldığı maaşa takıyoruz, ne de 'çocuk yapsak nasıl bakarız' diye hayıflanıyoruz... Sadece olduğu gibi, geldiği gibi, tüm doğasıyla onu çok, ama çok seviyoruz.

Bir gün biri geliyor, neyi özlediğimiz bile aklımızdan uçup gidiyor. Zaten özlemlerimiz, ancak aklımıza gelmediklerinde kaybolmazlar mı?

Yoksa bu işler yoğun trafikte bir çift göz aramakla, şişeye yardım çağrıları yazıp denize sallamakla, insan kaynakları uzmanı gibi aşka eş yerleştirmeye çalışmakla olmuyor.

Artık yalnızlıktan bahsetmemeliyim.

8 yorum:

karpuzkabugu dedi ki...

öyle güzel anlatmışsın ki,empati kurmamak elde değil :)

Uzun Uzak Adam dedi ki...

Yalnızlık uzundur, uzaktır...

Melis dedi ki...

mukkkkemmel anlatmissin gercekten budur.

rehav@ dedi ki...

güleriz ağlanacak halimize. ben çok güldüm okurken. yanlış anlaşılmaya kendime. sonra düşündüm de.
sonuçta herkesin bir godot'u var işte...

admirer asmin dedi ki...

Diğer yazılarınız gibi bu da harika. Ama artık neden yazmıyorsunuz ?

Benedicta dedi ki...

Teşekkür ederim.

Blogu açtıktan kısa bir süre sonra çok yoğun iş temposuna girdim. Temmuz sonuna kadar sık güncelleme yapamayabilirim. Ama buralardayım, kaybolmaya niyetim yok.
:)

pseudonym dedi ki...

insanın kendine mektup yazması ve dönüp dönüp onu okuması yalnızlıgında ötesidir...

öküz dedi ki...

:o

(açık kalan ağız işareti bu olsa gerek)